|
Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin (YSFC) temel özelliği, etnik, kültürel ve coğrafi bir mozaiği oluşturuyor olmasıydı. Örneğin, bu ülkenin topraklarında 24 değişik etnik grup yaşamaktaydı. Aralarında sayıca büyük olanlar, YSFC’nin ayrı ayrı federal birimlerinde yoğunlaşmışlardı. Bu yüzden, YSFC’yi bir “etnik federasyon” olarak tanımlamak yerinde olacak. Nitekim, bu ülkenin 1946 tarihli ilk anayasasında bile, YSFC’nin, “ulusların kendi kaderini belirleme hakkı” ve “ayrılma hakkı” göze alınarak kurulduğu belirtiliyor.
YSFC’nin en büyük zaaflarından biri, ülkede yaşayan değişik etnik gruplar arasında, ortak bir “Yugoslav” üst kimliğinin gelişmemiş olmasıydı. Gerçekten de Yugoslav tarzı komünizm, YSFC içinde sayıca baskın olan milletlerin “kendi milli devletlerine sahip olma” hayallerini ve milliyetçiliklerini hiçbir zaman tamamen ortadan kaldırmadı. YSFC’nin siyasi hayatında Sırpların baskın olması yüzünden, daha 1970’lerin başlarında ülkeyi “sessiz dağılmaya” doğru götüren bir milliyetçi dalgası yükselmeye başlamıştı. Bunun önüne geçmek için, Yugoslav önder Yosip Broz Tito 1974 anayasasını kabul etti.
YSFC’nin son anayasası olan 1974 anayasası, merkez hükümete ait bazı yetkileri, altı kurucu cumhuriyete aktarmıştı. Kosova ve Voyvodina’ya ise daha geniş özerklik verilmişti. Böylece, 1968 ile 1971 yıllarına ait anayasa değişikliklerinden sonra 1974 anayasası ile, federal birimlerin iç toplumsal ve siyasi gelişmelere yön verebilme kapasitesi iyice daraltıldı.
1974 anayasasının “Temel İlkeler” bölümünün 1. maddesinde de, ulusların kendi kaderini belirleme ve ayrılma hakkından bahsediliyor. Gerçi aynı anayasanın 5. maddesinde, YSFC’yi oluşturan bütün cumhuriyetlerin ve özerk bölgelerin onayı alınmadan, ülkenin sınırlarının değişmeyeceği belirtiliyor. Diğer taraftan, anayasada “federal birimlerin” değil, “ulusların” kendi kaderini belirleme hakkından bahsediliyor olması, konu üzerine alternatif yorumların yapılmasına yer bırakmıştır. Nitekim, YSFC’nin dağılması üzerine biri Sloven-Hırvat, diğeri ise Sırp-Karadağlı olmak üzere, iki temel yorum/yaklaşım bulunmuştur. Birinci yaklaşım, YSFC’nin cumhuriyet sınırlarına göre dağılmasını savunurken, Belgrad’ın yönetimi altındaki ikinci yaklaşım, etnik sınırlara göre dağılmanın arkasında durdu. Sırplar ayrı bir ulus olduklarına ve anayasada ulusların kendi kaderini belirleme hakkından bahsedildiğine göre, Belgrad, Bosna ve Hırvatistan’da yaşayan Sırplar ve bölgelerinin, Sırbistan’a bağlanmasının yollarını araştırıyordu. Bu çerçevede, Sırbistan’ın savunduğu temel tez, YSFC cumhuriyetlerine ait iç sınırlarının, esasta “idari sınırlar” niteliğinde oldukları yönündeydi. Sırpların bu yöndeki tezini çürüten, Avrupa Topluluğu’nun kurdurduğu Badinter Komisyonu oldu.
Badinter Komisyonu, önce 7 Aralık 1991’de YSFC’nin dağılma sürecinde olduğunu ve federal devlet kurumlarının artık çalışmadığını belirtti. 4 Temmuz 1992’de ise, Komisyon söz konusu dağılma sürecinin tamamlandığını ve YSFC’nin artık varolmadığını açıkladı. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de, 16 Eylül 1992 tarihli ve 777 sayılı kararıyla, YSFC’nin artık var olmadığı görüşünü kabul etti. YSFC artık varolmadığına göre, YSFC’yi teşkil eden bütün cumhuriyetlerin ve özerk bölgelerin onayı alınmadan, ülkenin sınırlarının değişmeyeceğini belirten 1974 anayasasının 5. maddesi anlamını yitirdi. Dahası, YSFC ortadan kalktığına göre, cumhuriyetlerin iç sınırları, uluslararası hukuk tarafından korunan dış sınırlar muamelesini görmeye başlamıştı. Bir başka ifadeyle, uluslararası hukuktaki “ülkenin bütünlüğü” ilkesi, YSFC yerine, eski federal birimlere uygulanmaya başlanmıştı. Badinter Komisyonu, bağımsızlığını ilan eden cumhuriyetlerin sınırlarının, sadece “tarafların barışçıl anlaşmasıyla” değişebileceğini de belirtilmişti. YSFC’nin dağılması, sınırların sadece görüşmeler yoluyla değişebileceğini, aksi takdirde şiddete başvurulması durumunda sınırların saptanmasında uluslararası hukuktaki uti possidetis ilkesinin uygulanacağını gösterdi.
Badinter Komisyonu’nun kararları, Belgrad’ın “bütün Sırpları Sırbistan’a bağlama (Büyük Sırbistan)” politikasını başarısızlığa uğrattı. Büyük Sırbistan yasal yollardan elde edilemeyince, Sırplar bu hedeflerini silahla gerçekleştirmeye çalıştı. Bosna ve Hırvatistan’da yaşanan savaşların temelinde, bu husus yatıyor.
Uti possidetis ilkesi temelde, daha önce varolmuş idari sınırların ihlal edilemeyeceğinin altını çiziyor. Bir başka ifadeyle, bununla yeni bir devletin toprağının, daha önce sahip olduğu sınırlarına göre belirleneceği belirtiliyor. Bu durumda, uti possidetis ilkesi Kosova’nın işine yarayabilir mi? Genel olarak hukukçular, Kosova’nın YSFC içinde bir federal birim olmadığını ve Sırbistan’ın bir parçası olduğunu söyleyerek, uti possidetis ilkesinin geçerli olamayacağını söylüyor. Bir kere, Kosova tarihteki sınırlarıyla her zaman var oldu ve YSFC, Kosova’nın içinde olduğu ilk devlet değildi. Asıl önemlisi, uti possidetis ilkesinin zaman içinde geliştiği ve günümüzde hukuk devleti, demokrasi, insan ve azınlık haklarına saygı gibi unsurları da içerdiği gözden kaçırılmamalıdır. Bu unsurların Kosova’da Sırplarca ihlal edildiğinin en iyi kanıtı, NATO’nun 1999’da gerçekleştirdiği insani müdahaledir. Gerçi, uluslararası hukukta, hangi halkın kendi kaderini belirleme ilkesinden faydalanabileceği hakkında evrensel bir uygulama geliştirilmedi. Benzer şekilde, uluslararası hukukçular arasında uti possidetis ilkesi hakkında da bir fikir birliği bulunmuyor. Böyle bir ortamda net bir şey söylenemese bile, hukuk devleti, demokrasi, insan ve azınlık haklarına saygı gibi alanlarda gerçekçi başarılar sağlamasının, Kosova’ya büyük faydalar getireceği şüphesizdir.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|