20 Mart 1993’te, Birleşmiş Milletler’in (BM) “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi”nin (Soykırım Sözleşmesi) ihlal edildiği gerekçesiyle Bosna-Hersek, dönemin Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne (YFC) karşı Uluslararası Adalet Divanı (UAD) huzurunda dava açtı. 13 yıllık bir aradan sonra dava, 27 Şubat 2006’da görülmeye başladı ve duruşmalar 9 Mayıs 2006’ya kadar sürdü. 15 kişiden oluşan hakimler heyeti, davayla ilgili kararı 26 Şubat 2006’da açıkladı. Bazılarına göre açıklanan kararla ise, adaletsizlik zafer kazandı.
Söz konusu karar metninin yaklaşık 170 sayfa olmasına rağmen, kararın canlı yayında açıklanması, tam üç saat sürdü. Değişik hukuki ve teknik konuların tartışıldığı dava, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti’ne açılmış, ancak bugün bu ülkenin yerini bağımsız iki devlet -Sırbistan ve Karadağ- almıştır. Bu konudaki hukuki sorumluluklar ve UAD’nin davaya bakmaya yetkili olduğu meselesi netliğe kavuşturularak, Bosnalı Müslümanlar üzerinde soykırım işlenip işlenmediği ve Sırbistan’ın bu konuda rolünün ne olduğu hakkında karar verilmiştir. Bu son kararı değerlendirmeden önce, soykırım hukukunu hatırlatmakta fayda var.
Soykırım Hukuku
Bir tarihçi, bir sosyolog veya bir siyaset bilimcisi, çok sayıda ölümle sonuçlanan bir fiili “soykırım” olarak nitelemeye eğilimlidir. Ancak uluslararası hukukta durum farklıdır. Bilindiği gibi 9 Aralık 1948’de “Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi” (Soykırım Sözleşmesi) kabul edilmiştir. Bu sözleşmenin 2. maddesine göre, soykırım; “Bir millî, etnik, ırki veya dinî grubu, grup niteliğiyle, kısmen veya tümüyle, yok etmek kastıyla; grubun mensuplarını katletmek ya da ciddi bedensel ve psikolojik zarar vermek, grubun bedeni varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tabi tutmak, ya da grup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler dayatmak, grubun çocuklarını bir başka gruba zorla nakletmek”tir. Aynı sözleşmenin 3. maddesi gereğince ise soykırımda bulunmak, bulunulması için işbirliği yapmak, soykırımda bulunulmasını doğrudan ve aleni surette kışkırtmak, soykırımda bulunmaya teşebbüs etmek, soykırıma iştirak etmek biçiminde sınıflandırılan suçlardan yargılananlara ve suçlu bulunanlara etkili cezalar verileceği belirtilmektedir.[1]
Aslında Soykırım Sözleşmesi’nin tam bir tanımlar labirenti olduğu söylenebilir. Bu yüzden soykırım araştırmacıları arasında tanımlar hususunda bir görüş birliği yoktur. Soykırım hukukunu ayrıntılarıyla tartışmak, bu yazının amacını aşmaktadır. Ancak yine de genel hatlarıyla, tartışmanın dört temel tanımlama çerçevesinde sürdüğünü belirtmekte fayda var: “Korunan grup”, “kasıt”, “özel kasıt” ve “korunan grubun tam veya kısmi yok edilişi”.
Soykırım Sözleşmesi’nde korunan grup millî, etnik, ırki veya dinî grup olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlama günümüz koşullarında yetersiz kalsa da, bu makale açısından “korunan grup” Boşnaklardır. Diğer taraftan, soykırım suçunda iki unsur aranmaktadır. Birincisi “actus reus”tur ve korunan grup üzerinde işlenen suçun fiziksel unsurunu (öldürmek, bedensel veya psikolojik zarar vermek, hayat şartlarını yok etmek vb.) oluşturmaktadır. Suçun ikinci unsuru “mens rea” olarak adlandırılmakta ve suç işleme anında var olması gereken manevi durumu belirtmektedir.[2] Türkçede bu zihni duruma genel olarak “niyet” denmektedir. UAD statüsünün 30. maddesinde, suçun manevi unsuru şu şekilde tanımlanmaktadır: “Aksi öngörülmediği sürece, bir kişinin işlediği suçtan dolayı sorumlu tutulması ve UAD’nin yargılama yetkisiyle cezaya çarptırılabilmesi için, suçun maddi unsuru ‘kasıt’ ve ‘bilgi’ ile gerçekleşmiş olması gerekmektedir. Şahıs bir davranışta bulunmayı ve bu davranışla ortaya çıkacak sonucun da gerçekleşmesini isterse veya söz konusu sonucun, olayların doğal akışı içinde gerçekleşeceğinin bilincindeyse, kişinin suçu kasıt unsuruyla gerçekleştirdiği kabul edilmektedir.”[3]
Soykırım hukuku açısından ise genel anlamıyla “kasıt” tek başına yeterli değil, suçun hangi sebeple gerçekleştirildiği de son derece önemlidir. Hukukçular bu sebebi “özel kasıt” olarak adlandırmaktadır. Suçun kasıt ve özel kasıt unsurları kesinlikle birbirinin yerine geçen kavramlar değildir. Örneğin, birkaç kişi aynı suçu işlemeye niyet edebilir, ancak bunların suçu işleme sebepleri (özel kasıt) birbirinden çok farklı olabilir.[4] Son olarak, “korunan grubun tam veya kısmi yok edilişi” etrafındaki tartışmadan anlaşıldığı gibi, bir suçun soykırım sayılabilmesi için, korunan grubun ne kadarının veya hangi kısmının yok edilmiş olması gerektiği meselesi sorgulanmaktadır.
UAD Kararında, Bosna Savaşı’nda Yaşananlar İçin Ne Deniyor?
Görüldüğü gibi, bir fiili soykırım olarak nitelemek çok zor. Bir başka ifadeyle, özel kastın kanıtlanması açısından soykırım oluştuğunu ispatlamak oldukça güç. Bosna’nın soykırım davası üzerine UAD; “Soykırım sadece Srebrenitsa’da gerçekleşmiş” demekte ve bu fiilden “Bosnalı Sırpların Ordusu”nu sorumlu tutmaktadır. Diğer taraftan, bu kararla soykırım, bir coğrafi parçayla, hatta bir belediyeyle sınırlı tutulmaktadır. Böyle bir durumda ise Sırbistan’ın Srebrenitsa soykırımında parmağının olduğunu ispatlamak mümkün görünmemektedir. Çünkü, Boşnakların, Srebrenitsa soykırımının en büyük sorumlusu olarak görülen emekli Sırp General Ratko Mladiç’in, Sırbistan’a Srebrenitsa’da soykırım işlemeye yönelik talimat verdiğini ispatlamaları gerekmekteydi. Soykırım hukukunun yukarıda belirtilen unsurlarını bu durumda ispatlamak ise olanaklı değildir. Nitekim UAD’nin söz konusu kararında, Sırbistan’ın Srebrenitsa soykırımındaki rolü hakkında yeterince delilin bulunmadığı söylenmektedir.
Anlaşıldığı üzere, Soykırım Sözleşmesi’nin 3. maddesinde, etkili cezaların verilmesini öngören hususların hiçbirinden Sırbistan sorumlu tutulmadı. Ancak Sırbistan, yapabilecek durumda iken, Srebrenitsa soykırımını gerçekleştirenleri önlemediğinden ve ilgili şahısları tutuklayıp, Eski Yugoslavya Üzerine Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICTY) teslim etmediğinden sorumlu tutuldu. Sırbistan’ın soykırım suçunu engelleme yükümlülüğüne uymadığı yönündeki suçlama, sunulan koşullarda çok önem taşımamaktadır. Çünkü, Srebrenitsa soykırımını asıl önleyebilecek durumda olan Batılı ülkeleriydi. Ancak, bunu yapmadıkları gibi, Srebrenitsa soykırımının gerçekleşmesine de göz yummuşlardır.[5]
Verilen kararda, Srebrenitsa soykırımını kimin gerçekleştirdiği konusu muğlak bırakılmıştır. Bilindiği gibi UAD sadece devletler arasındaki ihtilaflara bakmaktadır. Bu yüzden, Bosnalı Sırpların Ordusu yerine, Bosna’da adeta devlet içinde devlet olan Sırp Cumhuriyeti açıkça sorumlu tutulamamıştır. Böylece Srebrenitsa soykırımı bireyselleştirilmiş ve sadece Bosnalı Sırpların Ordusu’nu yönetenler sorumlu tutulmuştur. Bilindiği gibi, ICTY’de “yönetimsel sorumluluk” ilkesine yer verilmektedir. Nitekim, Sırbistan’ın eski lideri Slobodan Miloşeviç bu ilke temel alınarak, Bosna’da işlenen soykırımdan dolayı ICTY’de yargılanmaktaydı. İlginç olan, ICTY’deki Miloşeviç davasında kullanılan delillerin, UAD’deki Bosna’nın soykırım davasında kullanılmamış olmasıdır.[6] “Yönetimsel sorumluluk” çerçevesinde Miloşeviç hakkında ispatlanmaya çalışılan husus şuydu: Miloşeviç doğrudan doğruya soykırım talimatı vermese de, Bosna’da işlenen bir soykırımı kontrol edebilme ve bunu önleyebilme durumundayken önlemediyse, soykırımdan suçlu bulunacaktı. Oysa, UAD’nin kararında Sırbistan’ın soykırım suçunu engelleme yükümlülüğüne uymadığı yönündeki teşhis koyulmasına rağmen, Sırbistan Srebrenitsa soykırımından sorumlu tutulmamaktadır. Böylece UAD’nin, ICTY’nin “yönetimsel sorumluluk” ilkesini devre dışı bıraktığı sonucu ortaya çıkıyor.
Sırbistan, Bosna Savaşı’na Neden Karıştı?
Sırbistan ve Karadağ’ın Bosna’da bir facianın yaşanmasını kışkırttığı yönündeki iddiayı, Boşnaklar dışında, eski Yugoslavya topraklarında yaşayan Sırp olmayan diğer halklar ve hatta bazı Sırplar bile kabul etmektedir.
Hatırlatmak gerekirse, Tito Yugoslavyasının (YSFC) dağılması üzerine biri Sloven-Hırvat, diğeri ise Sırp-Karadağlı olmak üzere, iki temel yorum/yaklaşım ortaya çıkmıştır. Birinci yaklaşım, YSFC’nin cumhuriyet sınırlarına göre dağılmasını savunurken, Belgrad’ın yönetimi altındaki ikinci yaklaşım, etnik sınırlara göre dağılmayı desteklemiştir.[7] Sırplar ayrı bir ulus olduğu için, 1974 tarihli YSFC anayasasında ulusların kendi kaderini belirleme hakkından yola çıkarak, Belgrad’da Bosna’da ve Hırvatistan’da yaşayan Sırpların ve bölgelerinin, Sırbistan’a bağlanmasının yöntemlerini araştırıyordu. Bu çerçevede, Sırbistan’ın savunduğu temel tez, YSFC cumhuriyetlerine ait iç sınırlarının, esasta “idari sınırlar” niteliğinde olduğu yönündeydi. Sırpların bu yöndeki tezini çürüten, Avrupa Topluluğu tarafından kurulan Badinter Komisyonu olmuştur.[8]
Badinter Komisyonu, önce 7 Aralık 1991’de YSFC’nin dağılma sürecinde olduğunu ve federal devlet kurumlarının artık çalışmadığını belirtmiştir. 4 Temmuz 1992’de ise, Komisyon söz konusu dağılma sürecinin tamamlandığını ve YSFC’nin artık varolmadığını açıklamıştır. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi de, 16 Eylül 1992 tarihli ve 777 sayılı kararıyla, YSFC’nin artık varolmadığı görüşünü kabul etmiştir. YSFC ortadan kalktığına göre, cumhuriyetlerin iç sınırları, uluslararası hukuk tarafından korunan dış sınırlar olarak değerlendirilmiştir. Bir başka ifadeyle, uluslararası hukuktaki “ülkenin bütünlüğü” ilkesi, YSFC yerine, eski federal birimlere uygulanmaya başlanmıştır.[9] Badinter Komisyonu, bağımsızlığını ilan eden cumhuriyetlerin sınırlarının, sadece “tarafların barışçıl anlaşmasıyla” değişebileceğini de belirtmiştir.[10] YSFC’nin dağılması, sınırların sadece görüşmeler yoluyla değişebileceğini, aksi takdirde sınırların saptanmasında uluslararası hukuktaki uti possidetis ilkesinin uygulanacağını göstermiştir.[11]
Badinter Komisyonu’nun kararları, Belgrad’ın “bütün Sırpları Sırbistan’a bağlama (Büyük Sırbistan)” politikasını başarısızlığa uğratmıştır. Büyük Sırbistan yasal yollardan elde edilemeyince, Sırplar bu hedeflerini silahla gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bosna ve Hırvatistan’da yaşanan savaşların temelinde, bu husus yatmaktadır. İşte bu yüzden, Belgrad’ın eski Yugoslavya coğrafyasındaki bütün savaşları yönettiği iddiası yaygındır.
Adalet Yerini Buldu mu?
Soykırımın Srebrenitsa’yla sınırlı tutulması kabul edilmemelidir, çünkü Boşnaklar üzerinde benzer suçlar 1992-1993 yıllarında da gerçekleşmiştir. Kozarats’ta Mayıs 1992’de dört gün içinde 6.000’den fazla Boşnak sivil, Priyedor’da 1992’de altı gün içinde ağırlıklı siviller olmak üzere yaklaşık 2.500 ve Haziran-Ağustos 1992 tarihlerinde Bosna’nın Vişegrad kentinde 2.000’nin üzerinde Boşnak öldürülmüş ve bu olaylar belgelerde yer almaktadır.[12] Bu Boşnaklar sadece komşularından farklı isim taşıdıkları ve farklı dinî inançlara sahip oldukları için öldürülmüştür. Sırpların toprak kaygısı taşısaydı, bu insanları öldürmek yerine sadece göç ettirebilirdi. Saraybosna’daki İnsanlığa Karşı İşlenen Suçları Araştırma Enstitüsü Başkanı İsmail Çekiç’e göre, görevleri sadece Boşnak kadınların ırzına geçmek olan bir Sırp birliği bile vardı. Saraybosna’daki “Savaş Kurbanı Kadınlar Derneği Başkanı” Bakira Haseçiç, Boşnak kadınlara tecavüz ederken Çetniklerin, “Seni Türk kadını, artık Türk çocuklarını değil, Çetnikleri doğuracaksın” şeklinde konuştuklarına tanık olmuştur.
USSM’nin Frenki Simatoviç-Yovitsa Stanişiç, Radislav Krstiç ve Slobodan Miloşeviç davalarında kullanılan bazı dokümanlar, Saraybosna’daki İnsanlığa Karşı İşlenen Suçları Araştırma Enstitüsü ve Belgrad’daki İnsancıl Hukuk Vakfı’nda bulunan dokümanlar, 1992-1995 yılları arasında Boşnaklar üzerinde işlenen korkunç olayları belgelemekte ve Sırbistan’ın bu vahşete karıştığını açıkça göstermektedir. Ancak, bu korkunç olaylar içinden sadece Srebrenitsa’dakiler UAD tarafından soykırım olarak tanındığı için, Sırbistan aklanmıştır.
Bosna’nın soykırım davası üzerine açıklanan kararda siyasi niteliğin ağır bastığı söylenebilir. UAD, 15 Şubat 2007’de aldığı kararı, 26 Şubat 2007’de açıklamış ve “mahkememizin geleneğidir, alınan kararlar açıklanmadığı sürece sır gibi saklanır” demiştir. Oysa, UAD kararını açıklamadan birkaç gün önce, Sırbistan medyasına “güvenilir diplomatik kanallardan” elde edilen bilgiler yoluyla, kararın püf noktaları yansımıştı.
Son olarak, UAD kararında siyasi niteliğin ağır bastığı iddiasını destekleyen iki argüman daha var. 1992-1995 yılları arasında Bosna saldırıya uğramasına rağmen, uluslararası topluluk Bosna Savaşı’nı hep bir iç savaş olarak göstermiştir. Bu büyük bir çelişkidir. Çünkü, BM Güvenlik Konseyi’nin 15 Mayıs 1992 tarihli ve 752 sayılı kararıyla, Bosna’ya yönelik bir saldırının düzenlenmekte olduğu kabul edilmiştir. Söz konusu kararın 3. maddesinde, Yugoslavya ordusu ile Hırvatistan askerî birliklerinin, Bosna’daki gelişmelere karıştıkları belirtilmiş ve derhal buna son vermesi için çağrı yapılmıştır. Bu çağrıya uyulmadığı için, BM Güvenlik Konseyi 30 Mayıs 1992 tarihli ve 757 sayılı kararıyla, YFC’ye karşı ekonomik ambargo uygulamasını başlatmıştır. Diğer önemli bir belgeyi ise BM Genel Kurulu’nun 18 Aralık 1992 tarihli ve 47/121 sayılı kararı oluşturmaktadır. Bu kararda, “daha çok toprak elde etmek uğruna, Sırbistan ve Karadağ silahlı kuvvetlerinin Bosna-Hersek’te yoğunlaşan saldırgan eylemlerinden ciddi kuşku duyuluyor” ifadesi kullanılmaktadır. Diğer taraftan, BM Güvenlik Konseyi 827 numaralı kararıyla ICTY’yi kurduğunda, iç savaşın yanı sıra, uluslararası çatışma kapsamına giren olayların yargılanmasına da açık kapı bırakmıştır. Nitekim, ICTY’de yargılanmış olan Sırbistan’ın eski Cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç, diğerleri arasında, Bosna’da soykırım işlemekle de itham edilmiştir. Ne var ki Miloşeviç, vefat ettiği için, hüküm giymekten kurtulmuştur. Bu arada, ICTY’deki Dusko Tadiç davasında 1995’te alınan bir kararda, “Eski Yugoslavya coğrafyasındaki çatışmaların hem iç hem uluslararası boyutlar taşıdığı belirtilmektedir.”[13] Bunun dışında, bilindiği gibi 21 Kasım 1995’te, dönemin Bosna-Hersek, Yugoslavya Federal Cumhuriyeti ve Hırvatistan cumhurbaşkanları, sırasıyla Aliya İzetbegoviç, Slobodan Miloşeviç ve Franyo Tucman arasında Dayton Barış Antlaşması’nın parafe edilmesiyle (daha sonra imzalanmasıyla), Bosna-Hersek’e barış gelmiştir. Eğer Bosna Savaşı’nın bir iç savaş olarak algılandığı kabul ediliyorsa, uluslararası bir barış antlaşmasının imzalanması bu konudaki çelişkiyi ortaya koymuştur.
Kısacası, Bosna’nın bir saldırıya uğramış olmasına rağmen, uluslararası topluluk (özelde Batılı ülkeler), Bosna’daki savaşa bir iç savaş gözüyle bakmıştır. Bosna’nın komşularının saldırısına uğradığı konusunu muğlak bırakan uluslararası topluluk, böylece BM üyesi olan bu ülkeyi koruma yükümlülüğünden kurtulmuştur. Zaten, Srebrenitsa’yı, yani bir belediyeyi bile korumaya isteksiz olduğunu gösteren Batılı ülkeler, Bosna’nın tamamında böyle bir misyona atılmayı istememiştir. Çünkü, kendi çıkarlarının zedelenmediği bir savaşta Batılılar vatandaşlarının ölmesine göz yummamıştır.
Bugün bile Boşnakları katledenler Zvornik, Belgrad gibi kentlerde hayatlarına devam etmektedir. Bosna’da işlenen savaş suçlarını yıllarca araştıran Boşnaklar bu katillerin adlarını açık olarak belirtmekte ancak, uluslararası topluluk söz konusu şahısların tutuklanması için bir çaba göstermemektedir. Böyle bir zihniyete sahip Batılılardan, Sırbistan’ı, Bosna’daki Müslümanlar üzerinde soykırım işlemiş olmakla suçlayan bir kararın çıkması zor görünmektedir.
Kosova kaybının karşılığı olarak Batılı ülkelerin son zamanlarda Sırbistan’a verilebilecek ödünlerin arayışı içinde oldukları da ortadadır. Batılılar, Sırplardan çok Arnavutlara yakınlık duyduklarından değil, başka çıkış stratejileri olmadığı için, yerleşik uluslararası hukuk ilkelerine göre kendi kaderini belirleme hakkı olmayan Kosova’yı bağımsızlığa doğru götürmektedir. Bosna’nın soykırım davası üzerine açıklanan kararın, Sırbistan’a “Kosova kaybının telafisi” paketi çerçevesinde hazırlanmış olduğunu düşünmek mümkündür.
--------------------------------------------------------------------------------
[1] Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide, Adopted by Resolution 260 (III) A of the U.N. General Assembly on 9 December 1948.
[2] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. William A. Schabas, Genocide in International Law, Cambridge University Press, Cambridge, 2000, ss. 151-256.
[3]Rome Statute of the International Criminal Court, U.N. Doc. A/CONF.183/9*, http://www.un.org/law/icc/statute/romefra.htm
[4] Shabas, s. 245.
[5] BM Güvenlik Konseyi 819 Sayılı ve 16 Nisan 1993 tarihli kararı ile Srebrenitsa’yı BM koruması altında olan “güvenli bölge” ilan etti. 6 Mayıs 1993’te Güvenlik Konseyi, Srebrenitsa’nın yanı sıra Saraybosna, Tuzla, Jepa, Gorajde ve Bihaç’ı “güvenli bölge” ilan eden 824 sayılı kararı da kabul etti. Sırpların güvenli bölgelere yönelik saldırılarının devam etmesi üzerine, BM Güvenlik Konseyi kabul ettiği 836 sayılı ve 4 Haziran 1993 tarihli kararla, güvenli bölgelere ilişkin ek düzenlemeler getirdi. Bu kararın 5., 9. ve 10. paragraflarının kritik önemi vardır. 5. paragrafta, güvenli bölgelere yönelik saldırıların engellenmesi için, Birleşmiş Milletler Koruma Gücü’nün (UNPROFOR) yetkilerinin “genişletildiği” belirtilmiştir. Genişletilen yetkilere 9. paragrafta açıklık getirilmiş, UNPROFOR, nefsi müdafaa (self-defence) anlayışı çerçevesinde, güvenli bölgeye ve etrafına yapılan saldırılar karşısında, güç kullanımı da dahil olmak üzere gerekli önlemleri almakla yetkili kılınmıştır. Kararın 10. paragrafında ise, gereğinde UNPROFOR’un hava desteğini talep edilebileceği düzenlenmiştir. Ne var ki, Bosnalı Sırpların generali Ratko Mladiç, Srebrenitsa’ya saldırdığında güvenli bölgenin korunmasını öngören bu mekanizma harekete geçirilmemiş ve güvenli bölge “güvenli ölüm kampına” dönüşmüştür.
[6] “Clanovi BH Tima u Tuzbi Protiv SCG Doputovali u Sarajevo”, Oslobodjenje, 28 Şubat 2007.
[7] Vatroslav Vekaric, Foreign Policy in Transition, Institute of International Politics and Economics, Belgrad, 2005, s. 316.
[8] 27 Ağustos 1991’de, Avrupa Topluluğu dışişleri bakanları, Yugoslavya krizini çözmek maksadıyla, Yugoslavya Barış Konferansı düzenlemeyi ve Badinter Komisyonu’nu kurmayı kararlaştırmıştır. Fransa Anayasa Başkanı Robert Badinter’in adıyla anılan bu Komisyonun görevi, Barış Konferansına yasal sorunlar üzerine fikir bildirmekti.
[9] Sırbistan, YSFC’nin dağıldığı fikrine uzun süre karşı çıkmıştır. Ancak, YSFC ile ilgili hak ve yükümlülüklerin, bağımsızlığını kazanmış eski cumhuriyetlere paylaştırılması üzerine anlaşmaya 29 Mayıs 2001’de imza atmakla, Sırbistan, YSFC’nin dağılmış olduğu hususunu dolaylı yoldan kabul etmiştir.
[10] Alain Pellet, “The Opinions of the Badinter Arbitration Committee: A Second Breath for the Self-Determination of Peoples”, European Journal of International Law, Cilt 3, Sayı 1, 1992, ss. 178-185.
[11] Uti possidetis ilkesi, varolan bir sınırın belirlenmesi yöntemidir. Varolan sınır iki devlet arasında eski bir sınır olabileceği gibi, bir eyalet veya il sınırı da olabilir. YSFC örneğinde varolan sınır, cumhuriyetlerin kendi sınırlarıdır.
[12] Smail Cekic, “Genocid u Bosni i Hercegovini 1991-1995”, Genocid: Zbornik Radova sa Medunarodnog Kongresa za Dokumentaciju Genocida u Bosni i Hercegovini, Bon, 31 Ağustos – 4 Eylül 1995, Saraybosna, 1997, ss. 237-246.
[13] Prosecutor v. Dusko Tadic A/K/A 'Dule', Decision on the Defence Motion for Interlocutory Appeal on Jurisdiction, 2 Ekim 1995, http://www.un.org/icty/tadic/appeal/decision-e/51002.htm
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|