Hemen savaş sonrası başıma gelenleri yazmak istedim. Olmamıştı. Elim tir tir titriyordu. Anlatmak istediklerimi anlatamıyordum. Uçurumlar sonrası başımdan geçenlerin anlamları yoktu sanki. Şimdi sekiz yıl sonra kendimi toparlayabiliyorum. İçimdeki duyguları, yaşadığım korkuları, başıma gelen olayları sezinebiliyorum artık. Günlük gibi değil ama ona benzer bir şekilde belleğimden çıkıveriyor olaylar.
18 Mart 1999 Perşembe günüydü. Üsküp’ten can dostum Avni Engüllü aradı.”Ne bekliyorsun. Topla pırtılarını Üsküp’e gel demişti”.”Niye” sormuştum.”Savaş kapınıza geldi dayandı”,diye dedi.
Savaş sonrasında anlattı. Kendisi Makedonya’da Kosovalı mültecileri toplayarak organize belli toplama kamplarına yollayan ekipte çalışıyormuş. Beni ve ailem için çok güzel bir yer ayırmışmış.
İnanır mısınız hiç aklım ermedi. Üsküp’e giderek arkadaşıma yük mü olacaktım? Hayır, bu olay bir günlük değil ki. Hala tanıdıklarımdan kimse bir yere gitmemişti. Yakında “Savaş durumu ilan edileceği” duyuluyordu ama… Batıya, Türkiye’ye otobüs biletine ulaşmak zor olmuştu. Seferler durmuştu. Uçak hatlarında biletler kalmamıştı. Dostum Zeynel Beksaç’la her gün görüşüyorduk. Kayın babasının evinde kimse yoktu. İstanbul’daki evlerine taşınmışlar. Evin anahtarını da ona teslim etmişler. Eve o bakacaktı. Prizren’in merkezinde Bayraklı Cami yanındaki eve bakmaya gidiyorduk. Ne densizmişiz meğer. Merkeze Sırbistan’dan otobüs dolusu gönüllüler geliyordu. Milliyetçi, kin söylemi dolu ve savaş şarkıları söyleyen bu üniformalılar şehrin ortasına iniyordu.
Açık gözlü Kosovalılar kimisi Almanya, kimisi Avusturya kimisi de Amerika vizesi peşinden koşuyordu. Açık gözlüler aracı insan bulan ülkeyi terk ediyordu. Her gün göz göze geldiğim sıradan Prizrenli Sırplar görev üstlenmiş bazı evlere baskın düzenleyip denetimi başlatmışlardı bile. Ramazan ayıydı. Bir gün uyandığımızda eşimin yakını ve benim sohbet dostum Mürteza Goden’in oğlu ve torununun dükkânlarında öldürüldüğü haberi geldi. Tam iftar zamanında katiller dükkâna gelip susturucularla Mürteza Ağabeyin oğlunu da torununu da öldürmüşlerdi. O oğlunu da torununu da iftara beklemiş zaman ilerledikçe gelmediklerini görünce dükkâna gittiğinde çok vahim bir resimle karşılaşmıştı. Hayatı boyunca acısını çekecek ve sönmeyecek bir acıydı bu. Bu cinayet profesyonelce işlenmişti. Hala meçhul cinayet olarak ortada durmaktadır. Sadece bu cinayet olmadı. Daha birkaç cinayet oldu. Ortama korku salmaya yeterli oluyordu.
Ramazan ayı olduğu için oruçluydum. Akşamları herkes evine gidiyor şehir sessiz kalıyordu. Zaten Ramazan ayı olmazsa da o ötekiler öyle çıldırmıştı ki karanlıklarda dolaşmak tehlikeye “Gel !” demek oluyordu. Oysa benim şehrimde eski Ramazan akşamlarında neler neler olurdu.
24 Mart Çarşamba günüydü. Sokağımız kışlaya bitişikti. Prizren’deki sokağımıza girişte ve çıkışta çoktandır birer rampa koymuşlardı. Birkaç gündür rampa yanından geçiyor eve geliyorduk. Çarşıya gittiğimizde de rampa yanından geçerek gidiyorduk. Bugün dönüşte sokağımızda dört beş sözde eski Yugoslavya aslında Sırp askeri vardı. İlk hamlede evimizden kovmadılar, bodrumlara sığınaklara girmemizi tavsiye ettiler. Komşularla birlikte bodrumu olan bir komşumuzun evinde toplandık. Bilmem neden ama biz evimizde pek gıda yığınağı yapmamıştık. O gün Çarşamba olduğu için Prizren’de Pazar olur ve pazardan bir kestane kabağı almıştım. Onu ve daha birçok yiyecek alarak komşuya taşınmıştık. Kabağı pişirmiştik. Yiyecektik. Komşunun salonunda televizyon çalışıyordu. O günlerde NTV en çok izlediğimiz Türk kanalıydı. Program kesildi. “SON DAKİKA “yazmıştı. Ve tüm ekranda “NATO YUGOSLAVYA’YA SALDIRDI” yazdı. Kabağımız pişirilmiş ama ortalıkta kalmış onu bir daha yiyen olmamıştı. Oysa kabak lafını ne çok etmiştik. Hala çok sakindik.
Televizyonda uzaktan kumanda ile yerli kanalları aramaya başladık. Yugoslavya Federal Başbakanı Momir Bulatoviç “Savaş Durumu” ilan ediyordu. Çünkü NATO Genel Sekreteri Havier Solana NATO Başkomutanı Wesley Clark’a Yugoslavya’ya karşı hava saldırısını başlatması emrini vermişti.
O akşam korku içinde ama bodrumda değil odalarda yatmış uyku gözümüze girmemişti. Yatakta şehrimin sokakları aklıma geliyordu. Acaba Papas Çarşıda, Nalbantlar Sokağında, Taş Köprü üzerinde, doğduğum büyüdüğüm Terzi Mahallede, Kör Ağa Mahallesinde neler oluyordu. Her duyduğum haber yakınlarımın derdinin yükünü üzerime yüklüyordu.
Mal canın yongasıdır derler ve gerçekten öyle olduğunu ertesi gün anladım. Komşumla birlikte onun dükkânını görmeye gittik. Dükkânı tahrip edilmiş, değerli eşyalar soyulmuştu. O gün Prizren şehri en kötü günlerinden birini yaşamıştı. Tüm şehrin esnafının malına dokunmuşlardı. Öyle bir strateji hazırlanmış ki tüm Müslümanların dükkânları tahrip, talan, yağma edilmişti. İnsanların canı yanmıştı. Bugünleri ve gelecekleri alt üst edilmişti. Sırp ve rejim yanlılarının dükkânlarına dokunulmamıştı. Bazı gözde Arnavut işadamlarının dükkânları yağmalandıktan sonra bombalanmış ve yakılmıştı. Bu özel durumda öyle güzel beriki ve öteki olarak esnaf elekten geçirilmişti. Bu görevi yapanlar bir örnekte bile hata yapmamıştı. Görevlerini sıfır hata ile yapmışlardı. Bu kadar incelikleriyle Prizren insanını ancak yerliler ayırabilirdi. Savaş ilan edilince her şeyin değeri değişmişti. Öteki insanlar tam anlamıyla değersiz olmuştu.
Kosova ile ilgili Fransa’da yapılan müzakereler sonucu çıkan anlaşmayı Belgrat kabul etmedikten sonra NATO kuvvetlerinin Yugoslavya’yı bombalayacağını tüm dünya medyaları yayınlıyordu. Savaş başlayacaktı. Ama savaşın başlayacağına biz inanmak istemiyorduk. Kim kiminle savaşacaktı ki? Koca NATO ile karşı karşıya gelecek Miloşeviç’in de bu kadar densiz olduğuna inanılmıyordu. Belgrat’ın bağımsız medyaları bu haberi veriyordu. Sırbistan Meclisi Sırp Heyetinin ve Miloşeviç’in Kosova ile ilgili anlaşmayı ve yabancı silahlı kuvvetlerinin buraya gelmesini kabul etmediklerini daha bir kez doğruluyordu. Yugoslavya Federal Meclisi savaş tehlikesi yani savaş ilan etmiş ve insanların seferberliğine başlamıştı bile.
Prizren’de de artık savaş psikolojisi hâkimdi. Sakinler savaş koşullarında gıda ürünleri ve temizlik malzemeleri toplama peşindeydi. Tuhaf bir his vardı. Prizren sakinleri havadan gelecek bombalardan değil karadaki askerlerden korkuyordu. Hatta onlardan da korkmayanlar vardı. Çünkü Prizren ile yöresinde pozisyon almış böyle güçlü bir Miloşeviç kuvvetlerine karşı gelecek sakinlerin ortaya çıkacağı beklenemezdi. Herkes bu durumu kısa süreli görüyor Miloşeviç’ten kısa zamanda NATO’nun dayatmalarını kabul etmesini bekliyordu. Mantıkla böyle olmalıydı. Ama Miloşeviç kendi duruş ve kararında ne pahasına olursa olsun ısrarlıydı. Aldığı kararı haklı çıkarmak zorundaydı. Belgrat Medya Merkezindeki gazeteciler de bu bombalamanın “Sadece şekli bir bombalama olacağı” tahmininden söz ediyordu. Bazı tepeler ve kayalıklar bombalanacaktı ve bununla Miloşeviç’e duruş ve kararını değiştirmesi için yapılacak baskı yeterli olacaktı diye iddia ediliyordu. Bu düşünceleri açık konuşan yoktu. Herkesten NATO’yu Sırpların yeneceğini inanması isteniyordu. Çünkü muhalif olarak ilan edilebilecek herkesi polis hemen tutuklayabilecekti. Aynı akşam saat 19,10 geçe NATO uçakları İtalya’daki Aviano üssünden Yugoslavya’ya doğru hareket etmişti. Prizren’de panik başlamıştı. Birçok insanlar şehirden köylere kaçmayı planlamış, İkinci Dünya Savaşı’nda böyle hareket ettiklerini hatırlamışlardı. Şimdiki durum öyle değildi. Çünkü Sırp kuvvetleri hemen hemen bütün Arnavut köylerini kuşatmış uçaklardan alamadıkları için yerdeki insanlardan öç almaya kalkışmışlardı. Bu kere şehirden köylere değil köylerden şehre akın başlamıştı. Prizren şehrindeki evler insan yığınına uğramıştı. Prizren yakınlığındaki Mamuşa köyü bu durumda beş bin kişilik nüfusunu otuz bine katlamıştı. Komşu köylerden tüm Arnavutları bağırlarına basmışlardı.
Devlet televizyonunun merkez haber programından Sırbistan’ın Haberleşme Bakanlığının kararı okunuyordu. NATO ülkelerinden bu ülkede görevli tüm gazeteciler Belgrat’tan kovuluyordu. Aynı anda Yugoslavya ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve Arnavutlukla diplomatik ilişiklerin kesildiği yayınlanıyordu. Dolaylı veya dolaysız Yugoslavya’ya NATO’nun gerçekleştirmekte olduğu harekâta katılan öteki devletlerle de ilişkiler gözden geçirilecekti.
Bu haberler yayınlanırken eski Yugoslavya’nın birçok şehirlerinde siren sesleri çınlıyordu.
Akşamları karartma başlıyordu. İlk kere böyle bir olayla karşılaşıyordum. Ara sıra elektrikler kesiliyordu. Daha sonra yine geliyordu. Evlerde karartma yaparak evlerinde kalanlar odalarda televizyon izliyordu. Babamın anlattıkları aklıma geliyordu. Bizler televizyondan haberleri dinlerken onlar radyolarına sarılmış “ne olacak?” diye haberler dinlemişti. Birlikte bombardımandan saklanmayı karar verdiğimiz üç aile evin bodrumuna yerleşmiştik. Ara sıra kata çıkıp Türkiye televizyon kanalları yanı sıra el radyosundan Serbest Avrupa radyosunu da dinliyorduk. Kurban Bayramı yaklaşıyordu. Ama anlaşılan bu Bayram Prizrenlilerin ve Kosovalıların en ağır Bayramı olacaktı.
Belgrat medyalarının iyi torpillendiklerini televizyondan verilen başlıklardan anlamak mümkündü: Savaş; Savaş başladı; NATO Uçakları Yugoslavya’ya Saldırdı; Yugoslavya’ya Saldırı; gibi manşetler bu milletin dünyanın en güçlüsü NATO’ya göğüs germeye karar vermiş olduğunu gösteriyordu. Gazete ve medyaların ne yazacağını, manşetlerinin ne olacağını Sırbistan Hükümetinde ve Yugoslav Ordusu Genel Kurmayından verilen izne dayandığı belli oluyordu. Sıradan insanlar bombalamanın çok uzayacağına yine inanmıyorlardı. İnanmak istemiyorlardı.
Bombardıman sonucu ilk isabetler ve kurbanlar hakkında bilgi veriliyordu. Yugoslav ordusunun uçaksavar etkisi de yazılıyordu. Yanı sıra Belgrat’taki NATO büyükelçileri ve Arnavutluk büyükelçisi binalarına, ABD, Fransa, İngiltere ve Almanya’nın Belgrat’taki kültür merkezlerine içerden olan saldırılar da kamuya veriliyordu. Tüm bu haberler güçsüzün yılana ulaşamadığında kuyruğuna basmakta olduğunun haberciliğini yapıyordu. Belgrat’ta büyükelçilikler ve kültür merkezleri binaları talan edilmiş, yakılmış, yıkılmış ve duvarlarına da bu ülkelere hakaret içeren grafitler yazılmıştı. NATO grafitlerde gamalı haçlı olarak gösterilmişti. Grafitli hakaretler Clinton’a, Madlen Olbrait’a, Blaire’e, Shröder’e, Chirac’a ve bombardıman emrini veren Havier Solana ile Wesley Clark’a yazılmıştı.
Prizren şehrinde ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi devlet işlerinde çalışanlar işlerine gitmek mecburiyetindeydi. Okullar ve devlet kurum ve kuruluşları çalışıyordu. Esnaflar ve dükkân sahipleri çaresiz yağmalanmış, talan edilmiş, camlıkları kapıları yıkılmış dükkânları önünde kaskatı olmuş bakıyorlardı.”Kendinizi koruyun akşamları kapılarınızı iyi kapattın” sözü ağızdan ağza taşınmıştı. Bazı yerli Sırplar bu mesajı Prizren sakinlerine iletmişti. Ama kimden ve nasıl korunmalarını açıklayamamışlardı. Sadece,”Bizlerde kapılarımızı kapayıp korunmak zorundayız” demişlerdi. O kadar.
O gün demir kaynakçılarının çok işi olmuştu. Yüksek duvarları olan evler demir kapılarına ek dayanaklar eklemiş avlu kapılarını kuvvetlendirmişlerdi. Arkan, Şeşelj gibilerinin Bosna’da kıyım, etnik temizleme, soykırım, tecavüz, yağma başıbozuk birlikleri gece karanlığında “ava çıkarak” evlere daldıktan sonra ganimet peşindeymişler. Her şeyden çok akşam karanlığı iner inmez Miloşeviç’in hazırladığı özel operasyonlar birliği mensuplarından korkmak gerektiğinin farkına varıncaya kadar uzun bir süre geçmişti. Onların görevleri özellikle Arnavutlara ve rejim karşıtlarına gözdağı vermek, servetlerine el koymak, fiziki ataklar örgütleyerek dayak sonucu kaçmalarını sağlamak oluyordu.
Bilmem ama akşamları karanlıkla birlikte Prizren sakinlerinin ta kemiklerine kadar inen korku sabahın ağarmasıyla sona eriyordu. Herkes hayatın sürdürülmesi için gerekeni yapıyordu. Sabahın üçünden sadece Müslümanların ve yaşlı kadın ve erkeklerin gittikleri fırınlardaki kuyruklar en acı oluyordu. Çalışan fırınların sakinlerin ekmek ihtiyaçlarını karşılayamamaları her gün yeniden evinde gıda yığını yapmamışları “Bugün aç mı kalacağız” sorusuyla karşılaştırıyordu. Daha düne kadar her şeyin bol olduğu bu şehirde hasta anneler ve nineler fırınlardaki ekmek kuyruklarında çektikleri eziyetler, insanların başına en büyük dert olarak gelmişti. Her şeyin kısa ve geçici olduğuna inanan Prizren sakinlerinde bu duruma karşın hala büyük kin hisleri doğmamıştı. Şehrin birçok noktasında evlere yerleşen karargâh kuran Sırp birliklerinde göklerden gelen onlara bomba atan NATO uçaklarından ötürü yerli sakinlere karşı kinleri giderek artıyordu. Çünkü yerdeki sakinleri kurtarmak için NATO uçakları onları bombalıyordu.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|