Bugün 25 Mart savaşın ikinci günüydü. İnsanlar hala bu saçmalıkların sürmeyeceğine inanıyordu. Tito’nun bu şansız mirasının, korsanların, şer ittifakı kuranların, zulmedenler ve efendilerinin daha 1991’de Hırvatistan ve Bosna’dan başlatılmış katliamının kuvvetli bir kayaya çarptığından duracağına inanıyordu. Evi sokağımızın girişinde bulunan delikanlı Arnavut Sadri rampayı geçerek kapımızın önüne kadar geldi. Kapı karşımız Sırp Tetka Yelice’ye yanaştı. Kadına herkes öyle hitap ederdi. ‘Yelice Teyze’ derlerdi. Evin bahçesinde duran bu kadına sordu. Eni sonunda çok iyi geçindiğimiz komşumuzdu. Acaba halimiz ne olacak? Dedi. O Sırp olduğundan neler olacağını bilirdi diye düşünmüştü. Acaba savaş duracak mı? Dedi. Yok, teyzem bu durmaz demişti. Sözlerine “Ah bu politikacılar” diye eklemişti.
Dün akşam ve bugün gündüz de NATO harekâtının devam ettiğini başka şehirlerin çeşitli yoğunlukta bombalandıklarını siren sesleri refakatinde televizyondan öğreniyorduk. Akşam karanlığı inerken bizim şehirde de ilk siren sesleri duyulmaya başladı. Mekân olarak seçtiğimiz komşunun evinin salon pencerelerinden sokağımızı izliyorduk. Üzerimizden geçer gibi bir ses gelmişti. Füze bomba sesiydi bu. İnce ama kulaklarımı zonklatan bu bomba gözle görülemezdi. Çok yakınımızdaki kışlaya isabet etmişti. Saat 20’ydi.Sokağımızdaki evlerin bazıları boştu. Sokağımızdaki bazı insanlar akrabalarına sığınmış ama biz ve daha bazı komşularımız oradaydık. Sokağımızın sakinlerinden gidenler önceden gitmişti. Kalanlar yarı karanlık sığınaklara yerleşmişti. Biz hala pencereden bakıyorduk ki birdenbire sokağımız Sırp askerleriyle dolmuştu. Kışlayı boşaltmış başlarını sokacak yer arıyorlardı. O anda insanın evinin kışla bitişiğinde olmasının ne kadar kötü bir şey olduğunu anlamıştım. Ama yapacak bir şey yoktu. Artık evde olan bizlerin toplu olarak hayatlarımızın güveninin kaybolduğuna inanmıştım. Mekânda kadın erkek, çoluk çocuk on bir kişiydik. Üç kere üçlük evin sığınağa dönüştürdüğümüz karanlık bodrumuna yerleşmiştik. O gecenin kâbuslu çok uzun bir gece olacağını hiç tahmin etmemiştim.
Kışlaya düşen bomba sesleri sığınağa kadar gelirken, sokağımız kışladan kaçmakta başını kurtarmakta olan askere boğulmuştu. Karartması yapılmış mutfağın perdesini hafif kaldırdıktan sonra arka bahçeye bir bakış attık. Bir adım ötemizde olduğu gibi biraz daha ötedeki boş arazide de belki bin belki de daha fazla asker dönüp dolanıyordu. Ev avlularına girmiş, bahçe arazilerini doldurmuş saçak altlarında ki yerlere sığınıyorlardı. Hala saçak altlarında yer arıyor evlere dalmıyorlardı. Onlar hala gözümüzde sıradan askerlerdi. En azından öyle olmasını arzuluyorduk. Askerlerin ülküsel, psikolojik ve ahlaki yapısını kafamda işaretleme denemesi yaptım. Başka çarem yoktu. Bosna’da yaptıkları öteki düşüncemi kafama koyuyordu. Bu iktidar şiddet ve özgürlüğü sınırlandırma kurumuydu. Bu asker bu iktidara hizmet edenlerdendi. Kırk beş yıldır Yugoslavya denen ülkenin okullarında eğitim ve öğretim sürecinde edinilen bilgiler, tavsiyeler eskimiş silinmiş unutulmuştu. Söylemler değişmişti. Artık ötekiler ve berikilerin propagandası vardı. Bu durum bizi orta yaşlıları ve yaşları ilerlemişleri ve de gençleri güvensiz kılıyordu. Korkmamak mümkün değildi. Yugoslavya’da yaşayanların çoğunluğu eski huzurlu günleri özlüyordu. Tito’nun ölümünden sonra başımıza gelenlere bakarsan o dönemi özlememek mümkün değil. Çünkü faşizme karşı savaşmış, yoksul ve daima biri tarafından ezilmiş vatandaşına umudu oturtmuştu. Şimdi kapımıza 20. yüzyılda Sırp ırkçı, faşist kitlelerini bir araya getirmişler ve onların eleştirisel bilincini söndürmüşleri dayatmışlardı. Kapımıza bize kendilerini Tito kurbanı ve Tito rejimini onun monarşisi olarak kabul edenler dayanmıştı. Üstelik şehirde ve köylerde yerdeki bizler için koca NATO onların üzerlerine en çağdaş bombaları yağdırıyordu. Korkmamak mümkün değildi. Korkuyu da sığınaktaki on bir kişiye anlatmanın yeri değildi. Aklıma bir deyiş gelmişti. Bu insanlar zamanı gelecek düşüncelerini değiştirebilirler belki ama biyografilerini asla değiştiremeyecek insanlardı. Taşkın Sırp hayali sağduyuya sığmazken kapımıza bu şekilde dayanmışlardı.
Tam karanlık sığınağa yavaş yavaş iniyordu. Sığınağa giriş kapısının arkasında ben vardım. Bir sandalyede oturmuş bekçiliği üstlenmiştim. Sığınaktaki ağır hava ve inmekte olan karanlığı aramızdaki çocukların sesi bozuyordu. Biz büyüklerin içimize derin bir korku yerleşmişti. Hala alaca karanlık olduğu için anneler, kendi çocukları seslerini kısmadıkları için onları boğazlamak istediklerini görüyordum. Susturamıyordu çocukları ne anneleri ne babaları. Oysa bu sesler yakınımızdaki bir orduyu çağırıp üstümüze getirecekmiş gibi tehlikeliydi. Dışarıdaki askerler bizim yerimizi pekâlâ biliyordu. Sığınağa girmemizi onlar tavsiye etmişti. Sığınaktaki sessizliği ara sıra çocukların birbirleriyle konuşması yine bozuyordu. Çocukların sesini kısamıyorduk ki! Çocuklar dışarıdakilerden hala korkmuyordu. Bizim sığınaktaki bir ince duvarın arkasında olan askerler çocukları korkutamıyordu. Biz büyükler duvarın öbür tarafında bomba korkusundan fare kılığına giren yüzlerce canavar askerin bizden öç almasından korkuyorduk. Zaman ilerledikçe sığınaktaki on bir kişi arasında bulunan altı çocuk ta ilkin daha büyükleri daha sonra daha küçükleri alacakaranlıkta gözlerimizi görürmüş gibi soluk almamızdan da korkuyu görmüşlerdi. Korkuyu algılamaya başlamışlardı. Sığınakta sessizlik hâkim olmaya başlamıştı. Çocuklar sığınaktan çıt seslerinin çıkmamasının ne kadar önemli olduğunu bilemezdi ki! Bu durumda sığınak duvar ötesinden askerlerin her hareketi her fısıltısı bize artık canlı ulaşıyordu. Çocuklar o anda, Çişim var! Kakam var! Diye demezler mi? Evin içindeki tuvalete gitmek mümkün değilken sokağımızda makineli tüfek seslerini duymaya başlamıştık. Sokağımızda savaş mı oluyordu acaba! Düşündük. O anda aklıma her şey geliyordu. Bu askerler NATO uçaklarının hıncını sokağımızda evlerinde kalanlardan mı alıyordu? Makineli tüfek sesleri giderek bize yaklaşıyordu. Bir anda bulunduğumuz binaya isabet etmeye başladı. Tok! Tok! Tok! Diye sesler geliyordu. Bayağı uzamıştı bu saldırı. O anda aklıma gelen giriş kapısının çilingiriydi. Onu mu hedef almışlardı? Çilingir makineli tüfekle sökülüyor içeri bizi kesmeye geliyorlardı. Sığınağın kapısına baktım. Gelirlerse içerdeki çocukları savunmak için üzerlerine kapıyı dayayacaktım. Kâbus başlamıştı. Çocuklar bir daha çişim var kakam var demediler. Uyuyakaldılar. Çocuklardaki korku bitmişti. Yanıma bir kumrunun titremesi gibi tir tir titreyen eşim yanaşmıştı. Hiç mi hiç korkak olmayan eşimin tir tir titreyerek ayaklarımın arasına girmesi ve benden onu kurtarmamı istemesi beni de daha çok korkutmuştu. O an umudun beni terk ettiği andı. Korku artık bana bulaşmıştı. Zaman ilerliyor gözlerimi sığınağın kapısındaki küçük camdan gelen ışığa yöneltmiştim. Kaskatı olmuştum. Sığınaktaki ötekilerin ne düşündüklerini hiç düşünmedim. Benim düşündüklerim de sadece bana kalan düşüncelerdi.
Bir süre sonra yoğun bir yağmurun yağmaya başladığını dışardan gelen seslerden anlıyordum. Sığınak kapısı üzerindeki camdan gelen ışık giderek azalıyordu. Anlaşılan yağmuru getiren bulutlar bana bu küçük kapı camından gelen ışığı karartıyordu. Zaman akıp gitmişti. Takvimin yapraklarından daha bir gün eksilmişti.26 Mart 1999 olmuştu. Gece yarısından sonra sığınağın yan tarafından sessizliği bozan tuhaf bir sesler gelmeye başladı. Beni sandalye üzerinde sığınak kapısının camına gözlerimi dikmiş kaskatı uyuyakalmış durumda uyandırmıştı. Gözlerimi diktiğim ışık noktasından gözlerim yön değiştirmiş duvardaki ışık noktasına yönelmişti. Acaba ne oluyordu? Bu bomba sesi değildi. Bu bir hareketliliğin sesi gibiydi. Çizme seslerine benzetiyordum. Dışarıda birileri bir aşağı bir yukarı koşuyorlar gibi izlenim veriyordu. Sığınağın duvarının hemen öbür tarafı kadar yakındı. Sığınaktan belli uzaklıktan gelen bir ses gibi de oluyordu. Kulaklarımla dinliyordum duvar titriyordu. Bu sesler duvarın ta dibinden sığınakta benim bulunduğum taraftan geliyordu. Aklıma her şeyi getiriyordu. Sesler bir ara duruyordu. Sonra yine ansızın atların koştuğu gibi, askerlerin sıralarda ilerlediği gibi korkunç sesler tekrarlanıyordu. Sığınakta ne kendiminki ne de ötekilerinin yüzlerini gözlerini göremiyordum. Sessizlik bastırınca derin ve hızlı soluk almalarını duyuyordum. Kimse kendisinin içindekileri söyleyemiyordu. Bendekiler de bana saklı kalıyordu. Korkularımı onlara iletecek kadar cesaretsiz olamıyordum. Travmaya sokup korkmalarını istemiyordum. Onların içlerindeki korkular soluklarından, yüreklerinin çarpmalarından sandalyedeki bana kadar geliyordu. Mışıl mışıl uyumakta olan küçüklerin solukları ve ufak tefek horlamaları da ara sıra sessizliği bozuyordu. En uzun gecemiz sürüyor tan ışınları bir türlü belirmiyordu.
Etkili yağmurun ne zaman durduğunu anlamamıştım. Sabahın körüyle birlikte sığınağın küçük penceresinden ışınlar belirmeye başlamıştı. Erkekler yerimizden teptik. Kalktık. Sığınağın üstündeki kata çıktık. Yavaş yavaş perdeyi araladık. Evin arka bahçesi boştu. Bunca asker yok olmuştu. Kendilerinin sığınaklarına gitmiş uçaklardan ve ta İtalya’daki Aviano Üssünden atılan bombaların hedefi olmaktan kaçmışlardı. Sığınak duvarının arkasını pencereden gördük. Gecenin hareketli olayı anlaşıldı. Yağmur sesleri altında ara sıra beliren o korkunç seslerin geldiği yere baktık. Komşunun daha yaz aylarından kırmış olduğu ve duvarın ta yukarısına kadar dizmiş olduğu kışlık odunlarının düzeni bozulmuştu. Yoğun yağmurun etkisiyle tetiklenen odun dizgisinden sıyrılan parçaların yığınları tetikleyerek, ara sıra düşerek, askerlerin koştukları izlenimini veren atların koşu seslerini çıkaran en fazla korku salan seslerin bize sığınağa kadar çeşitli şekillerde gelen seslerin oradan geldiği anlaşılmıştı.
Sessizce, yavaşça avlu kapısını araladık. Sokakta da kimse yoktu. Gitmişlerdi. Kapının çilingirine baktım. Kurşun isabeti izi yoktu. Evin içinde ön bahçeye park edilmiş araba delik deşik olmuştu. Pencerelerin camları da hedef olarak seçilmişti. Evin balkonundaki çanak anten de delik deşikti. Anlaşıldı. Çilingire saldırı olarak algıladığım, kulaklarıma gelen o sesler boşaltılan şarjörlerden çıkan kurşunların araba tenekesine ve çanak antenine isabetlerinden gelmişti.
Bu kâbuslu ve en uzun bir geceden sonra evlerimizde kalamazdık. Biz burada kalamayız demiştim. Sığınaktakiler de aynısını tekrarlamıştı. Sığınak evindeki biz konuklar pırtılarımızı topladık yandaki evimize doğrulduk. Bizim evin katlarına çıkaran merdivenlerin ışınlandırma pencerelerinin buzlu camları sıradan kırılmıştı. Evin balkonundaki çanak anten kullanılamaz hale getirilmişti. Hala giriş kapısının anahtarı ile kapıyı açamamıştık ki karşı kapıdan her zaman yüksek sesle konuşan Fatime Teyze’nin sesi geldi:
Ah, dedi tüfekler patlarken pencereden bakan Muharrem’e ‘Yat Muharrem’ demeseydim ve o uzun boyuyla yere yatmasaydı bugün ölmüş olacaktı, dedi. Fatime Teyze’ye bitişik olan Yelice Teyze’nin evine baktım. O eve bir kurşun bile sıkılmamıştı. Penceresinde hafif perdeyi kaldırmış bizi endişeli seyrediyordu. Anahtarla kapıyı açtık. Bizim eve girdik. İlk yapacağım iş telefon rehberimi almaktı. Bu durumlarda bana verilen tavsiyelerden aklıma bu gelmişti. Sonra evin tapularını buldum ve yanıma aldım. Eşimle danışmamıştık. Onun neler aldığını neler planladığını hiç bilmiyordum. Ufak tefek günlük giysilerimizi ve iç elbiselerimizi bir poşete koymakta olduğunu fark ettim. Sonra ben taraçaya çıktım. En büyük derdim tutkum olan güvercinlerimdi. Güvercinliği açtım. Güvercinlikteki üç büyük fıçıdan yemleri yerlere döktüm. Yeni su kapları getirip bol bol su döktüm. Bize boşaltılan bu şarjörlerin ‘Evden çıkın’ işareti olduğunu anlamıştık. Aşağı kattaki eşimle birlikte arkamıza bakmadan evimizden ayrılarak şehrin merkezindeki kayınbabamın evine taşındık.
Allaha şükürler olsun daha sonraları Fatime Teyze’nin tehlike anında ‘Yat Muharrem’ deyişi espri olmuştu. Ta İtalya’daki NATO’nun Aviano Üssünden gelerek evimizin üzerinden geçtiğini sığınakta hissettiğimiz füzeler yanı başımızdaki kışlaya isabet etmişti. Eskiden denizlerde gemiler batarken bunu hisseden farelerin kaçışmaya başladıkları gibi kışladaki askerler de kaçışmıştı. Anlaşılan gece kışladan askerlerin tümü çıkarak arka sokaklara ve sokağımıza sığınmıştı.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|