Bize doğru boşaltılan bu şarjörlerin ‘Evden çıkın’ işareti olduğunu anlamıştık. Eşimle birlikte arkamıza bakmadan evimizden ayrılarak şehrin merkezindeki kayınbabamın evine taşındık. Gündüz şehirde her şey doğal görünüyordu. Hala bir şey olmamış bir şey yok gibi bir hava vardı. Şükürler olsun başlarına bir şey gelmemişti. Kayınbabamınkilere her şeyi anlattık. Bir daha gitmeyin, burada kalın, dediler. Kapılarını ardına kadar bize dayadılar. Evde dokuz kişiydiler. Dokuz karına yeni iki karın da ekleniyordu. Halimiz, ‘Allah yardmcımız olsun!’ a dönüşüyordu. Çarşı esnafının yağmalanmış talan edilmiş dükkânları hala kırık dökük durmasaydı camcılar işe sarılmış olmasalardı buraya yeni glecek bir insan her şeyi doğal kabul edecekti. Sadece asker ve paramiliterlerin devamlı hareketi durumun ciddiyetini anımsatıyordu. Kentte tüm kamu hizmetleri çalışıyordu. Devlet kurumlarında, okullarda insanlar iş yerlerindeydi. Hastanede doktorlar, hemşireler işbaşındaydı. Okullara çocuklar hariç öğretmenler gitmek zorundaydı. Gelmeyen işten kovuluyordu. Mamuşa köyünde çalışan şehirli öğretmenler bombardıman uçaklar altında otobüslerle işe gidiyorlardı. Bazı bakkal dükkânları hala açık ve alınacak mal bulunduruyordu. Tükenmeye yüz tutmuş ve fiyatına zam gelmiş ürünlerden başta sigara ve içki olmuştu. Sigara fiyatı öyle zamlanıyordu ki en pahalı ürüne dönüşme yolundaydı. Elektrik, içme suyu kesintisiz vardı. Sadece alarm sinyalleri sırasında elektrikler kesiliyordu. Kafeler ve köfteciler de akşamın erken saatlerine kadar hala işlerinden vazgeçmiyordu. Telefonlar da çalışıyordu. BBC’den beni aradılar. Telefonumu nereden bulduklarını hala anlamış değilim. Arayan Zafer Arapkirli adında bir beydi. Londra’da BBC’de çalıştıklarını söylemişlerdi. Kendilerine Ankara’daki kızımın telefonunu vermiş sağ ve iyi olduğumuzu illetmelerini istemiştim. Sağolsunlar Ankara’daki kızıma ve oğluma sağ olduklarımızı bildiren haber ulaşmıştı. Ben haberleşme açısından BBC’ye yardımcı olamamıştım. Kosova’daki durumla ilgili bilgi verecek durumda değildim. Gazetecilik karyerimde savaş muhabiri olmayı kaçırmıştım. Prizren’den geçen Arnavut sınırına doğru giden sivil insan sıraları hakkında yeni yeni konuşulmaya başlanmıştı. Şehirden toplu olarak geçen Arnavutluğa doğru giden kovulmuşlar giderek artıyordu. Prizrenliler hala büyük bir sorunlarla karşılaşmıyordu. Gıda ve para hala vardı. Ama paranın gün geçtikçe ne kadar daha büyük ihtiyaç olacağının farkında olamıyorduk. Bosna savaşından duyduklarımıza göre gıda stokundan daha değerli olan şey dövizin olacağını biliyorduk. Dövizi olan her şeyi satın alabilecekti. Savaş koşullarında para ile hayatını da satın alabileceğin gibi bir şey aklıma gelmezdi ama Bosna’dakiler bunu yaşamıştı. Bunun gerçek olduğunu çok geçmeden anlamak mümkün oldu. Nereye gitsem nerede kalsam? sorusunu herkes kendine soruyordu. Gece karanlığıyla gelen çizme sesleri gündüz kayboluyordu.Anlaşılan bu caniler operasyonlara gece karanlığında gidiyorlardı. Tarih boyunca Prizren en güzel ve çeşit dilleri ve topluluklara hoşgörüsü ile örnekseldi. Kentin merkezinde Balkanların en yüksek minaresi Sinan Paşa Camisi dururken az ötesinde yüzyıllardır yan yana, dinlerin ve ibadetlerin serbest yaşandığı Ortodoks ve Katolik kiliseleri hala yerinde duruyordu. Şairlerin şehri Prizren’e şimdi bir şeyler oluyordu. Şar Dağı eteklerinden şırıl şırıl akarak gelen temiz derenin geçtiği kanyon ve şehire girişte onu ikiye bölen örneği zor olan Svilen Bayırı ve bayırların dibinde yerleşen şehiri gözetleyen Kalesi bu güzelliklerin ve doğanın korunmasına bekçilik etmekten sanki vazgeçmiyordu. Ve Çarşamba günleri pazaryerine gelen Has Nahiyesi kadınların süslü püslü perçemleri ve başlıkları ile eteklerinin arka tarafına yerleştirdikleri sopa özenle bellerini öne çıkarmaları, beyaz uzun don gibi pantolon biçimi giysileri bu yöreye mahsus olmakla ilgi çeken resimleri anımsıyordum. Ve bunca yıldır ibadethanelerine dokunmazlığı Osmanlılar zamanından ta bugünlerdeki Sırp istilasına kadar yerinde kalmalarını sağladı. Ve şehirde Prizren camiileri, kiliseleri ve tekke ile zaviyelerini yıkan olmamıştı. Cuma 26 Mart akşamı artık evimde değildim. Yüzünüzü dökmeyin insanlar diyordum kendime. Yurtsuzdum ama yuvasız değildim. Kayınbabamın karartılmış altkattaki salonunda dokuz kişiye eklenmiş iki kişi sayıyı on bir kişiye çıkarmış duruyordu. Salonun sokağa bakan duvarın iç tarafına televizyon dayalıydı. Akşam karanlığı ağır ağır inerken yanında bir korku da indiriyordu. İçimizin bir köşesine yerleşiyordu bu duygu. Çok kötü hislerim oluyordu. Evden çıkarıldıktan bu yana kaygılarım artıyordu. Evde olmamaktan ülke dışında olmak daha iyi olacaktı diye düşünüyordum. Ülkeden niye gitmedim diye krizler tutuyordu. Bu kadar kinin yığınlaşacağını ölümün bu kadar yakınımıza geleceğini hiç aklıma getirmemiştim. Yerimde mıhlanmıştım ama yürüdüğüm yolun yönü belli değil, kurumaya yol almış bir dere gibi akıyordu. Salon duvarı ötesindeki sokaktan bir otomobil sesi geliyordu. Bu ses üç akşamdır karanlıkla birlikte peyda olan evsahiplerine tanıdık bir sesti. Otomobilin hedefi sokak bitişiğindeki iki evmiş. Bunlardan birine bir akşam önceki gece bomba atılmıştı. Salonda sessizlik hâkimdi. Ama arasıra küçüklerin sesleri duyuluyordu. Aramızda “Cimbom şampiyon” haykıran biri vardı. Otomobil tam da duvarın öbür tarafındayken karartılmış salonda haykırıyordu. O kayinçomun küçük oğlu İslam’dı. Ödümüz kopuyordu. Bu haykırışın onların dikkatini çekerek kapımıza dayanmalarından korkuyorduk. Babası çocuğun ağzını eliyle tıkıyor ama bağırmasına mani olamıyordu. Şehrin merkezinde Cuma Cami’ye yakın olmamıza karşın şehrin ta kıyısındaki kışlaya düşen NATO bombaları üzerinde olduğum kanapeyi de binayı da sallıyordu. Aklım dağınık nereye gitsem nerede kalsam durumunda iken bu insanları ve aklımdaki ötekilerimi omuzlayıp bir yere kaçırabilsem diye saçmalıklar geliyordu. Elimi çabuk tutmak fırsatı kalmamıştı artık. Gecenin geç saatlerinde yine o ışıkları karartılmış otomobil sokağımıza gelmişti. Sessizlik vardı. Tüm sakinlerinin kulakları sokağa doğru yönlendirilmişti. Hangi kapıya dayanacaklar? Sorusu tüm sokak sakinlerinde peyda olmuştu. Evimizden dışlanmamızdan daha bir gece geçmemişti ki buna da alıştık. Yavaş hareket eden otomobil kapımızı aşınca çok seviniyorduk. O anda ‘bu gece bizi aşırdı’ diyebiliyorduk. Bekleme sürüyordu. Kulaklar o yana dikilmiş ne olacak diye bekliyorduk. Küçükler artık uyuyakalmıştı. Onlardan bağrışma çağrışma tehlikesi yoktu. Karartılmış pencerenin perdesini aralayıp küçük bir yerinden dışarısını izliyorduk. Karşımızda boş kimsenin olmadığı büyük bir evde kattan kata el lambası ışıkları geziyordu. Anlaşılan o ev aranıyordu. Savaş başlamazdan önce eski Yugoslavya’nın da kabul etmiş olduğu Avrupa Güvenlik Konseyi Örgütü (OSCE) ofislerinde çalışan evden kaçmış sahipleri bir kişinin evi basılıyordu. Sözü edilen örgütü eski Yugoslavya makamları kovduktan sonra onlarla çalışan tüm insanlar işbirliğinden ötürü ajan muamelesi görüyordu. Bu evde de doküman aramakta olduklarını sanıyorduk. İçimde oluşan güvensizlik ve kötü duygular giderek beni etkisi altına alıyor çaresizlik hâkim oluyordu. Sığınakta yaşadıklarımızdan kurtulamamıştık anlaşılan. Bilmem neler düşünsem acaba? Diyordum kendi kendime. Yastığa yasladığım başım dönüyor uyuşuk bir halle o günü ve geceyi bir kenara atıp iyi şeyler düşünmek için çabalıyordum. Ama olmuyordu. Yatmakta olduğumuz odada topluca uyuyor yapılanların ve gerçekten uyuyan küçüklerin solukları duyuluyordu. Gerçekte hepimiz nöbetçilik yapıyorduk. Gerçeklerden uzaklaşmak istiyordum. Ama zordu. Kafamda düşsel eski resimler oluşturuyordum. Bu sessiz sedasız gecede arasıra gelen uçaklardan atılan bomba sesleri gecenin de uykusunu kaçırıyordu. Zorla düşüncelerimi bir yerlere yönlendirmek istiyordum. Eski sokağım Sarayboğazı ve çocukluğumu aklıma getiriyordum. Dereye yakın oluyordum. Bir zamanki ahşap sallanan Nalet Köprü üzerine çıkıyordum. Akmakta olan dalgalı berrak sulara bakıyordum. Arnavut kaldırımlarından yürüyerek geçerken yanındaki Şaip Paşa Konağı önüne geliyordum. Konağın dibindeki koca taş çeşmeden su içiyordum. Orada bir zaman var olan gazozcu dükkânına bakıyordum. Ta yukarılardaki Maraş Sokağının en yukarısındaki değirmene varıyor çalışan ‘raka tak! raka tak’ sesler çıkaran un öğüten değirmen taşlarını duyuyordum. Oradan Maraş Sokağı’nın tam ucundaki değirmene varıyordum. Kafamda dere kıyısında çalışan bir dizi değirmeni görüyordum. Maraş Sokağı’nın ucundaki suyolunun üstündeki değirmenin taşlarını döndüren çarkın yola ta bana kadar fırlayan serin su taneleri üzerime geliyordu. Yazlarda hissettiğim o serinliği hissediyordum. Ve değirmenin çarklarının üstündeki asma ahşap duvarın ortasına yerleşmiş küçük pencere yapışmış unlardan aka boyanmış duruyordu. Pencerenin üstündeki açıktan gözüken çatı ağaçlarının ve kiremetilerinden sarkan beyazlanmış örümcek ağları ipe serilmiş unları andırıyordu. Ölmüş babam ve babaannem aklıma geliyordu. Bu başımıza gelenleri hep anlatmışlardı onlar. Değirmen ötesinde doğanın biçimlediği dere teknesi bölümünde yaygın genişlikteki arazide söğüt ve büyük kavaklar koru yeşilliklerinin resmi gözlerimde oluşuyordu. Büyük ıhlamur ağaç gölgeleri aklıma geliyordu. Giderek koru ta şehrin merkezi Şadrvan’a kadar uzuyordu. Ana sudan büyük yığınlar arasından su akıntısı üç yana iri kum, yuvarlak ve çeşit büyüklükte taş ve taşçıkların üzerinden akıyordu. Hızlı değirmen arklarında yeşillikler oluşmuş su içerisinde dalgalanıyordu. Şehir ortasından akan derenin her yüz metresinde bundan istifade edilerek değirmenlere su çekilmişti. Uzanan sokak ve evler içinden suyolları geçiyordu. Şehrin yukarısında uygun yerlerden dereden suyolları ile sular alınmış ahşap evler ve sokaklardan geçen suyollarının şırıltısını duyuyordum. Anneannemim evini anımsıyordum. Sokağındaki kocaman ıhlamur ağacının çiçeklerinin kokuları burnuma geliyor gibiydi. Anneannemin küçük ahşap evinin altından bol sulu suyolu geçerdi. Küçükken ben suya yanaşınca beni geri alırlardı. Boğulabilirdim çünkü. Anımsıyorum yaz aylarında o suyolundan en fazla karpuz ve kavun kabukları geçerdi. Arasıra öteki meyve kabukları ve olgunlaşmamış elmalar da su yüzünde yüzerdi. Her ev o suyu temizlik suyu olarak kullanırdı. İçme suyu her sokakta akan çeşmelerden toplanırdı. Biz çocuklar susadıkça suyolundan akan berrak suyu içme suyu olarak ta kullanırdık. Şehrin her sokağındaki çeşmeler üstüne gelen bu akaçlar şehrin temizliği için büyük bir nimetti.
Balkanda her yeni eskiyi aratıyordu. İnsanlarına bakarak hükümdarlara not verebilirdin. Ben bu düşsel resimlerden uzaklaşmaktan korkuyordum. Çok güzel duygular uyandırıyordu. Beni alıp gerçeklerden ta buralara kadar getirmişti. Ve uyuyakalmışım. Daha bir geceyi geçirmiştim. Sabah olunca yeniden doğmuş olacaktık. Tarih 27 Mart olacaktı.
v.1.4.6 © -
SHQIP-ARNAVUTÇA
Hemşerimiz merhum Cemal Kalyon'un değerli eşi Altın Kalyon vefat etmiştir. Cenazesi 10 Nisan 2009 Cumartesi günü Esenler Üçyüzlü Camiinde kılınan öğle namazına müteaakip defnedilmiştir. Tüm yakınlarına ve hemşerilerimize sabır dileriz. Merhumeye Allah'tan rahmet dileriz.
Hemşerimiz, değerli büyüğümüz Fazıl Bilgel vefat etmiştir. Cenazesi 11 Nisan 2009 günü Ankara Hacı Bayram Veli Camiinden ikindi namazıyla kaldırılarak, defnedilmiştir. Merhuma yüce Allah'tan rahmet, kederli ailesine ve tüm hemşerilerimize sabır ve başsağlığı diliyoruz. Allah rahmet eylesin.
Derneğimiz Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılarından Ferda Ulusoy Hanımefendinin eşi Mustafa Ulusoy 16.1.2009 tarihinde vefat etmiştir. Cenazesi 17.1.2009 tarihinde Levent Camiinde kılınan İkindi Namazına müteakip defnedilmiştir.
Merhuma Yüce Allah'tan rahmet, kederli ailesine sabır ve başsağlığı diliyoruz.
Derneğimiz üyelerinden İlyas Demirkol 8.1.2009 tarihinde vefat etmiştir. Cenazesi 9.1.2009 tarihinde Fatih Camiinde kılınan ikindi namazına müteakip Eyüp Mezarlığına defnedilmiştir.
Hemşerimiz Yahya Demirkol 24.07.2008 tarihinde vefat etmiştir. Cenazesi 25 Temmuz 2008 Cuma günü Fatih Camiinden öğle namazına müteakip defnedilecektir. Müteveffaya Allah'tan rahmet, kederli ailesine sabırlar dileriz. Allah rahmet eylesin.
Derneğimiz Ankara Temsilcisi Sn. Hıfzı Kuruşa'nın oğlu Ege, 29 Haziran 2008 tarihinde sünnet oldu. Tüm Kuruşa Ailesine hayırlı olmasını diliyor, Ege Kardeşimize sağlıklı, mutlu bir ömür diliyoruz.