Daha bir geceyi geçirmiştim. Sabah olunca yeniden doğmuş olacaktık. 27 Mart Arife günü olacaktı. Ertesi gün 28–31 Mart 1999 - Pazar-Çarşamba, Kurban Bayramıydı. Kayınvalidem uyuklayabildiği kısa sürede gördüğü rüyasında büyük bir tepsi revani yaptığını anlatmıştı.
NATO bombalamayı ara sıraya indirgemişti. Bombalama hızı hafiflemişti. Neymiş bu insanlar? Her şeye alışırlarmış. Artık bombardıman öncesi yoktu gibi hayat sürüyordu.27 Mart tarihi sabahı uyandığımızda o anda eşim en büyük eksiğimiz iç çamaşırlarımızı alamamış olmamız olduğunu fark etmişti. Ve o dert yeni bir dert olmuştu. En zoru küçük çocukları olanlara olmuştu. Onlar da çocukların eşyalarını almamışlardı çünkü.
Sabah saatlerinden evlerde radyolardan haberler izleniyordu. Belgrat televizyon ve radyolarından “Arnavut teröristleri” ve “NATO işgalcileri” üzerine Sırp ordusunun yengileri övgüyle anlatılmaktaydı. Serbest Avrupa’yı da dinliyorduk. Kosova’nın çeşitli yerlerinden haberler veriyordu ve durumu anlatıyordu. Serbest Avrupa radyosu vahşeti anlatıyordu. Anlattıkları Sırp Haberlerine ters düşüyordu.
Telefonlar hala çalıştığına göre bazı arkadaşları çağırıyordum.’Hala burada mısın, niye gitmiyorsun?’ diyorlardı. Zaten evinden kovulmuşsun. Makedonya’ya git! Diye tavsiye ediyorlardı. Telefon numaralarını çevirdiğim bazı arkadaşların evlerine bağlanamıyordum. Demek onlar gitmişlerdi. Bazıları çoktan Türkiye’deydiler. Sırp polisi bazı Arnavutların evlerine uğruyor ve en kısa zamanda Kosova’dan gitmelerini buyurduklarını duyuyordum. Priştine’den tüm Türkçe televizyon, radyo gazetecileri ve çalışanları toplu olarak Makedonya’ya götürülmüştü. Prizren’de bu konuda durum hala sakindi. Priştine’de durumun dramatik olduğunu öğreniyorduk. İpek şehrinde de seçkin sakinler kovuluyordu. İpek ile yöresinin ateşler altında ve sakinlerden boşaltılmış olduğunu Serbest Avrupa radyosu veriyordu. Savaşta her an her şey olabilirdi.
Kayınbabamın Arnavutluk sınır çizgisine bitişik Jur köyü kökenli komşusunun tek katlı evinde kırkın üzerinde insan toplanmıştı. Güvenliği kalmayan köylerden şehre akrabalarının evine sığınmışlardı. Komşudakilerden bir hekimin karısı şehrin batı yönündeki Dutluk semtindeki evinde mevzilenen Sırp askerlerine yalvararak evde kalmış eşyalarını hatta televizyonunu da almasına izin verdiklerini söylemişti. Bundan sonra olacak ki benim size anlattığım sığınakta kâbuslu geceyi geçirdiğimiz komşular irtibata geçerek aynısını denemeyi akıllarına koymuşlardı. Gündüz eve giderek evimizde kumandanlık kurmuş Sırp askerlerine rica ederek iç çamaşır ve daha bazı çok gerekli eşyaları almamıza izin vermelerini isteyecektik. Evvelce tehlikenin farkında değildik. İç elbise sorununu başka türlü halletmeliydik. Gitmeye karar verdik. Beni de yanlarına almayı karar vermişlerdi. Savaş sırasında ailece bir hata yapmakta olduğumuzu seziniyordum. Kararı kadınlar almıştı. Evlerimizden kovulduktan sonra, en gerekli eşyalarımızı, iç elbise bile götürmeyi ihmal ettiğimiz için, komşularla birlikte giderek kışlaya dönüştürülmüş sokağımızdaki askerlere rica ederek birkaç iç elbisemizi almak istemiştik. Kadınların gerçekleştirmesi gereken bu işe dört kadın yanı sıra iki erkek, ben ve komşum da katıldık. Sokağımın ağzına altı kişi geldik. Sokak sakin görünüyordu. İçgüdüsel girilmesi yasak işaretlerle belirlenmiş sokağımıza girdik. Korkunç bir sessizlik hâkimdi. Kovboy filmlerinde düello gerçekleşirken sokağın bomboş olduğu gibi bir hava vardı. Altı kişi bir anda sokağı işgal etmiş aynı çizgide yürüyorduk. Oysa sokağımıza girmek yasaktı. Sokağımızda yaşayan iki Sırp ailenin evlerinde olduklarını fark ettik. Öteki evlerden ses seda gelmiyordu. Sokağı korkunç bir sessizlik dolduruyordu. Sokağın ortalarındaki evime doğru ilerliyorduk. Ümitsizlik ve korku ta topuklarıma iniyordu. İçimde bağışıklık yok oluyordu. Silahşor tavşana dönüşüyordum.
Böyle bir kararın yanlış olması bir yana, erkeklerin de katılması en büyük hataydı. Tam benim evimin kapsı önüne geldiğimizde gizlenmiş birdenbire ortaya çıkan Sırp askerleri tarafından silah namlularını bize doğru yöneltmiş durumda kuşatıldık. Grubumuzdan üç kadın çığlık atarak hemen ortalıktan kaybolmuştu. Askerler gitmelerini önlememişlerdi. Beni ve komşumu esir aldılar. Eşim de evimizin kapısı önünde kala kalmıştı. Konuşan batıyordu. Ağzımızı bile açtırmadılar. Gelmemizin nedenini anlatmaya kalkışan eşimi hemen kundaklamaya başladılar. Sırtını mosmor ettiler. Ellerini yukarı doğru dürüst kaldıramayan komşuma da vur vur vuruyorlardı. O da bir şeyler anlatmak istemişti. Komşumu duvara dayadılar. Ellerini doğru dürüst yukarı kaldırmıyordu. Bana vurmadılar. Ağzımı açmadım. Hatamın farkındaydım. Herhalde ellerimi de doğru dürüst kaldırmıştım. Tüfek namluları önünde ikimizi sokağın yukarısındaki sokak ağzına doğru götürdüler. Kışlanın örgülü tellerine dayanmış bira kasası üzerinde oturmuş şapkasız omzunda üç yaldızlı bir komutan subaya bizi teslim ettiler. Subayın karşısında durmuştuk.
‘Kimliğiniz’,dedi.
Allaha şükür kimliklerimiz yanımızdaydı. Teslim ettik. Benim kimliğim üzerine gazetecilik karnemi de ekledim. Kimliğimi çıkarırken yaptığım hareket sonrası komutan subaydan gelen ‘Kıpırdama!’ çığlığı, korku ve caniliğin bir araya gelmişliğini hemen gösterdi. Korku bana da ta atardamarıma kadar sıçradı. Dokümanları bir onbaşına teslim ederken;
Komutan hemen:
‘Kurşuna dizin’,emrini verdi. İçim ürperdi. Ayaklarımın altında toprak kalmadı. Zamanı ölçemedim ama bir kısa süre sonra ikinci emri verdi.’Sürgüne Arnavutluğa götürün’,dedi. Zamanı yine söyleyemem ama üçüncü kurtarıcı emir geldi.’Gitsinler bir daha evlerine dönmesinler’,dedi.
Silah namlularını bize yöneltmiş iki asker eşliğinde sokağın evime götüren yönüne yürüdük. Evimin kapsının önünde askerlerin kuşatması altında eşim hala duruyordu. Onu da aramıza koydular. Üçümüz silah namluları önünde kendi sokağımdan ‘yasak bölgeden’ çıkarıldık. Kurtulmuştuk.
O gün bugündür niye kurşuna dizilmediğimizin sırrını çözmekle uğraşmaktayım. Kimliğime yapıştırdığım Türkçe, İngilizce ve Kiril harfleriyle yazılı eski Yugoslavya Gazeteciler Birliği yazısı mı, yoksa eşime yanaşan ve kulağına ‘Gitme, gidersen eşini vururlar’,diyen Kruşevaclı Sırp askerin sözüne uyan gözü pek eşimin mi kurtardığını hala kesin anlamış değilim. Gazetecilik karnem birkaç yıldır mühürlü değildi. Onu fark edeceklerinden ödüm kopmuştu.
Biz masumlar evimizde kalan eşyalarımızı ve iç elbiselerimizi almak için rica etmeye gittiğimiz askerler, bir gün önce Prizren yakınında Büyük Kruşa köyünde çoluk çocuk demeden kırktan fazla erkeği kurşuna dizen, evlerde insanları diri diri yakan, Mamuşa köyünde yedi kişiyi vuranlar olduğu duyumunu daha sonra almıştık. Büyük Kruşa’da köyün tek erkeği olarak olay sırasında Almanya’da çalışmakta olan sadece sağır bir erkek hayatta kalmıştı. Sokağımızda da evine ineklerini beslemeye gelen bir Arnavut’u kendi evinde yakaladıktan sonra kurşuna dizmişlerdi. Radikal Çetnik paramiliterlerin eline düştüğümüzü daha sonraları anladım. Ölüme divan durmuştuk. Şahadet şerbeti içmeye hazırdım. Kıl payı kurtulduğumuz durumda gideceğimiz yerde artık iç çamaşır lazım olmayacaktı. Alman Markı da hiçbir çeşit para da lazım olmayacaktı. Gurbetteki çocuklarıma da destek olmada kendimi yetersiz hissetmemden içimde biriken kaygılar da noktalanacaktı.
Artık hayatlar gerçekten roman oluyordu. Her an bir şey duyuyorduk. Farklılaşıyorduk. En sık hayal kırıklıkları geliyordu. Kosova’da 1910 yıllarından itibaren insanların başına gelenlerin, tam bir felaket olan Balkan Savaşları'nın ve İkinci Dünya Savaşı’nın ideolojik zıddiyetler döneminin getirdiği perişanlık gelmişti. Bu perişanlığın hemen ardından, göç edenlerin gittikleri yerde yeni hayat kurmaya, kalanlarınsa, aleyhlerine gelişen olaylara rağmen, atalarının emaneti olarak gördükleri topraklarda kimliklerini koruyarak yaşamaya yönelik verdikleri, tarifi imkânsız zor mücadele bu kez verilecek imkânlar tanımıyordu. Keşke burada kalmasaydı babalarımız, dedelerimiz diye düşünmemek mümkün değildi.
Şehir içindeki canilerin yaptıkları dışında, Prizren şehrinin Suva Reka yönünden yeni gelmekte olan faşist ırkçı cani Sırp paramiliterleri ve Balkan Kasabı Miloşeviç’in özel olarak Kosova hamlesi için yetiştirmiş olduğu Özel Operasyonlar Birlikleri önceden aldıkları talimatlara göre davranıyor ve bu insanların daha 1912 yıllarında yaşamış oldukları günleri tekrarlatıyorlardı. Kısa aralarla tekrarladıkları kitleli göçlerle toplu olarak tüm halkı ta Suva Reka’dan başlayan köylerden şehre bitişik Lubijda köyünden Prizren’e kadar önüne alıp köylerinden kovuyor evlerini yağmalıyor ve talan ediyorlardı. Balkan Savaşlarından sonraki yıllarda maruz kalınan baskıların ve çilelerin verdiği yılgınlıktan doğan aşırı sakınganlık bu insanlarda hala mevcuttu.
Bu akşam kayınvalidemlerin evine döndüğümde akşam yatağa başımı koyduğumda odadakileri hiç fark etmiyordum. Oda kalabalık mıydı, değil miydi hiç anımsamıyorum. Ruh halim yılgındı. Sessiz sessiz şair oluyordum. Ve Kurban Bayramını Beklerken 1999’da diye bir şiir oluşturuyordum ve sessiz sedasız kendi kendime okuyordum. Gönüllerde taht kurmuştu umutlar, Güzel günler ha geldi gelecekti, Balkanlarda Şar dağı yaylarına, Kafa tutup gelmişti onlar, Tanrısızlar, Yıkıp yakıyorlardı, Soyuyorlardı, Talan ediyorlardı, Yağmalıyorlardı.
Kiliseler yuvası yapacaklardı, izimizi bırakmayacaklardı, Dünya onlara cömertlik edecekti hesaplarında, Unuttular ki Allah’ın lütfü, Yoka varlık verebilir ancak.
O gün, Kurban Bayramı gelmişken, Camiler taş kesilmişti, Gönlümüzde açacaktı çiçekler, Baharın müjdecileri bülbülleri beklerken, Başımızın ucundan geçiyor füze denen o şeyler, Toz duman oldu ortalık, Çanlar delicesine çaldı çalıyordu, Ezan sesleri kısıldı o andan, Sokağımızda peyda oldu o zalim askerler.
O gün, Kurban Bayramı gelmişken, Boşaldı Şar dağı, Boş kaldı ormanlar yaylalar dağlar, Dağlarda ne tilki kaldı ne tavşan, Köyler sessiz sedasız kaldı.
O gün Kurban Bayramı gelmişken, Ahır kapıları açık kaldı, İnekler, koyunlar ovalara daldı.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|