28 Mart. Bugün Pazar. Prizren’de “bayram”dı. Kurban Bayramıydı. Ne yazık İkinci Dünya Savaşından sonra şehrin tarihinde ilk kere bu günü kimse kutlamıyordu. Kosova’nın başka şehirlerinde ve köylerinde durum daha da kötüydü. Çünkü evler boşaltılıyordu. İnsanlar kovuluyordu. Kosova’nın hiçbir yerinde Kurban Bayramı kutlanamıyordu. Prizren yakınında dağ köyü Lokvica’da köy imamını öldürmüşlerdi. Sözü edilen köyde yan yana Sırp ile Torbeşler yaşar. Torbeşler Müslüman bir topluluktur. İmam katili ise Sarayboğazında eski sokağımda büyümüş Lokvica kökenli bir Sırp genciydi. Adını hatırlayamıyorum. İmam öldürdüğünden çok gururlandığını da duymuştum. Bu katilin komünistliğe soyunmuş babasının görev nedeniyle katıldığım bazı toplantılarda konuşurken ağzından ateş gibi püsküren Müslüman düşmanı konuşmaları aklıma geliyordu.
Savaş sırasında oturmakta olduğum kayınbabamın evine yakın Körağa Sokağı’nda arkadaşım Osman’ın bakkal dükkânı vardı. Savaş başlamıştı ya. O dükkânı hala çalıştırıyordu. İki sokak ötesi olan bu dükkâna gitmek kararını aldım. Sokaklar bomboştu. Dükkâna vardığımda açıktı. Osman çalışıyordu.
—Kolay gelsin Osman, diye dedim. Kaçan kaçana sen hala burada?
Hoş beş etmemiştik ki, biraz sonra sakin Körağa Sokağı’ndan geçen lacivert üniformalı üç milis bakkal dükkânına girdi. Omuzlarında kalaşnikof tüfekleri vardı.
—Açık mısınız? Diye sordu aralarından biri.
—Açığız, cevap verdi Osman. Başka ne diyecekti zaten.
—Oturabilir miyiz?
—Oturabilirsiniz.
Giriş yanındaki taburelere oturdular. Ve bira ısmarladılar. Biralarını yudumlarken sigara da istediler.
—Siz Türk mü Arnavut musunuz? Diye sordular.
İkimiz de: ‘Türküz’ dedik.
’İyi ki Türkmüşsünüz’ diye dedi aralarından biri. ‘Zaten ben anlamıştım. Ben de Mamuşa yolu üzerine Zoyç köyündenim.’
Yanındakileri takdim etti: Bu iki arakadaş Sırbistandan geldiler. Biri Kruşevaclı öteki de Vranyelidir. Siz herhalde Mamuşa’da olup bitenleri duymuşsunuzdur?
Tek ağız:’Hayır’ dedik.
O zaman Küçük Kruşa olayını duymuşsunuzdur.
’Hayır, onu da bilmiyoruz’ dedik.
Provokasyona devam etti: Hırvatistan Başkanı Franjo Tudjman’ın öldüğünü duydunuz mu? ‘Hayır, duymadık’ dedik.’İyi olmuş’ diyebildik.
—Sizin mesleğiniz nedir? Diye sordu birasını yudumlarken Zoyçlu milis.
Birimizin gazeteci ötekinin de dergici artı bakkal olduğunu anlattık. Zoyçlusu açılmaya başladı. Ben Mamuşalılarla büyümüşümdür dedi. Onları tek tek tanırım. Ama Arnavutlara yardım ediyorlar. Köylerine on binlerce Arnavutu almışlar. Öyle olmaz, yanlış yapıyorlar. Çünkü Fransa’nın Ramboillet şehrinde Sırbistan polisi ile Arnavut “terörist” ayrılıkçılar arasındaki çatışmanın durdurulması ve çözüm bulunması aranmasının başarısız denemesinden sonra Yugoslavya topraklarının bombalanması olasılığı dile gelince Arnavutlara karşı öç alma planı hazırlanmıştır. Kosova’nın bu milletten arındırılmasına girişilmiştir. Her polis, her asker, her Sırp bu planı bilir. Sırp milletinin çoğunluğu bu plana çok sevinmiş ve gerçekleşmesi için hemen hazırlıklara girişmişlerdir. ‘Biz yeneceğiz’ diye vurguladı. İyi ki siz Türk müşsünüz? Size bir şey olmaz! Demişti.
Bundan sonra ağzımızdan bir laf çıkmadı. Bunu kabul etmek, bunu kavramak, buna inanmak, bunu sindirmek çok zordu.
Daha sonra Zoyç köylüsü milis: Borcumuz ne kadar? Diye sordu.
Osman: Hayır borcunuz yok! Dedi.
Osman’ın Körağa Sokağı’ndaki bakkal dükkânından gittiklerinde ‘kurtulduk’ diye içimiz rahatladı. Ama duyduklarımız burada Prizren’de kalmanın ne kadar tehlikeli olacağının daha bir kez habercisi olmuştu.
—Niye hala burada duruyorsun dedim Osman’a. Arabaya atla git. Beni de Fahrünisa ile birlikte götür! Kurtulalım bu cehennemden.
—Gideceğim, daha biraz kalan bu mallar satılsın tükensinler dükkânımı kırmalarına imkân vermek istemiyorum! Diye cevap verdi.
—Ne paragözsün be dedim. Ama bizi de almayı unutma ha!
Dükkândan çıktım. Issız sokaklardan barınmakta olduğum eve döndüm.
Daha düne kadar şunu yaparım bunu yaparım diyen ve kırk kadar insanı evinde barındıran komşumuz ortalıkta yeni belirmiş Sırp taksicilerden birini evine çağırmıştı. Komşudan Sırpça sesler geliyordu. Otomobili olan birçok üniformalı Sırp bu işe sarılmış yeni para kaynağı bulmuştu. Arnavut ya da gitmek isteyen başka Müslüman ailelerini ya da bireyleri Makedonya ya da Arnavutluk sınırına kadar güvenli götürenler 500 den 1000 DM’ye kadar para kazanıyordu. Çünkü sınır ötesi mülteci kamplarına ulaşanlar hayatlarını güven altına alıyordu. Hamile karısı ve daha yaşı dolmamış oğluyla birlikte komşumuz barındırdığı konuklarını evde bırakarak para karşılığında taksiciler onu Arnavutluğa götürmüşlerdi. Bizde gitsek mi diyordum. Umudumuzu cidden Osman’a bağlamıştık. Hani ya o bizi alacaktı ve Makedonya sınırına götürerek oradan Türkiye’ye geçecektik. Beklemedeydik. Sözünü ettiğim taksiciler polis kontrollerinden geçebiliyordu. Zaten aranan insanlar bu taksicilere başvurunca hemen polisin tuzağına düşüyorlardı.
Prizren yakınlığında bulunan sınır bölgeleri Opoya ve Gora’ya gitmek yasaklanmıştı. Halkın serbest dolaşması giderek kısıtlanıyordu. Polis buna izin vermiyordu. Evlerinde kalmış Opoyalı Arnavutlar barındıkları bölgeye hemen bitişik olan Arnavutluk sınır çizgisinden öteye toplu olarak kovulmuştu. O bölgeye Sırp birlikleri silahlarıyla birlikte yerleşmiş, şehirde yakalamakta oldukları şehir ve köylüleri tutukluyor siperler açtırmaya götürüyorlardı. Prizren şehrini toplu olarak boşaltmak gibi hareketlere girişmiyorlardı. Kosova’nın diğer şehir ve köylerinden kovulanlar ise Prizren sokaklarından tek yön asker ve milisler refakatında Arnavutluk sınırına doğru gidiyordu. Arabası olan arabasıyla, kilimleriyle örtmüş oldukları traktörleriyle, olmayanlar da yaya yürüyerek uzun konvoylar oluşturmuş geçiyorlardı. Savaş, ölüm, üzüntüler artık burada şehrimizdeydi.
Kötülük Belgrat’tan hareket etmişti. Miloşeviç rejiminin kötülükler özelliği, Prizren’de otuz yıl aramızda barınmış Sırp Ortodoks Kilisesi Başpapazı Patrik Pavle ve etrafındaki papazların ve SANU’nun (Sırp Bilim v Sanat Akademisi) sözde bilim adamlarının kötülük karakteri tarihteki kötülüklerin hepsini aşıyordu. Priştine’deki Arnavutlara apartmanlarını bırakıp gitmeleri emri gelmişti. Başka çıkış yoktu. Herkesin acele ettiği duyuluyordu. Priştine’nin yeni semti olan Güneş Tepe’de baskın düzenlendiği haberleri geliyordu. O semtte ailesiyle teyzem kızı yaşıyordu. Bunu duyunca çok endişelenmiştim. İpek şehrinde daha büyük gerginlik vardı. Sırp polisi İpek ve Yakova etrafındaki yerleşim yerlerinden halkı kovuyor evleri yakıyordu. İpek’ten kaçanlar Karadağ’a doğru gidiyorlardı.
Pazartesi 29 Mart Kurban Bayramının ikinci günüydü. Evde kapanmış hiçbir yere gitmek niyetim yoktu. Kosova’da Prizren’deydik ama olup bitenleri ancak radyo ve televizyondan öğrenebiliyorduk. Haberleri doğru dürüst okumak ve anlamak zordu. Ama artık Kosova’dan Arnavutların Arnavutluk, Makedonya ve Karadağ’a kitlesel kovulmakta olduklarını herkes biliyordu. Giderek umutlar tükeniyor, kimse NATO’ya Sırp kuvvetlerinin ne kadar direnebileceğini, kâbusun ne kadar süreceğini tahmin edemiyordu. NATO Miloşeviç Yugoslavya’sını bombalamak kararı almıştı. Bombalamayı başlatmıştı. Ama siviller ortada kalmıştı. NATO kara kuvvetlerini Makedonya ve Arnavutluk sınırına kaydırmış beklemedeydi. Teknik üstünlüğünü kullanarak havadan vuruyordu.
Serbest Avrupa radyosundan haberleri dinliyorum. Kayınbabamlar gözüme bakıyordu. Haberler benden bekleniyordu. Gerçi o eski haber dinleyicisiydi ama bana güveniyordu. Savaşın ne zamana kadar süreceğiyle ilgili tespite ulaşmak mümkün değildi.
Bayramın ikinci günü gelmişti. Avrupa radyolarından Sırp polisinin Fehmi Agani’yi öldürdükleri haberi yayınlandı. Arkasından Arnavutça çıkan günlük Koha Ditore gazetesinin Baş ve Sorumlu yazarı Baton Hadjiu’nun daha sonra bu gazete sahibi Veton Surroi’nin de öldürüldüğü haberini dinledim. Kaynak Helsinki Konferansı gösteriliyordu. Taş kesilmiştim. Daha sonra Baton Hadjiu ile Veton Surroi haberlerinin yalan olduğu anlaşıldı. Ama Fehmi Agani’yi gerçekten öldürmüşlerdi. Kosova Ovasından hareket eden tıklım tıklım kovulan Priştineli ve dolayındaki yerleşim yerlerindeki Arnavutları ve Türk ile ötekilerini Makedonya’ya götüren tiren durdurulmuştu. Ve tirenden Fehmi Agani seçilerek götürülmüş öldürülmüştü. Fehmi Agani Kosova konusunun barış yoluyla çözümü umudundan tek örnek Kosovalı Arnavut politikacısıydı. Sırplar bu hamleyle Kosova krizinde barışın en yeşil ağacını kesmişlerdi.
Artık kaçış başlamıştı. Zoyçlu milisin dedikleri doğrulanıyordu. Birkaç gündür insanlarda heyecan artmış, sinir ve belirsizlik hâkim olmuştu. Karınlar dinlemiyordu. Ekmek derdi giderek artıyordu. Sabahları saat üçten hala çalıştırılmakta olan fırınlarda kuyruklar oluşuyordu. Kuyruklar Sırp polislerinin kontrolünde asayiş sağlanırken aradıkları insanları orada yakalıyorlardı. Akşam ve geceleri hiçbir sıradan Arnavut, Türk, Goralı ve Torbeş sokağa çıkmıyordu. Gündüzleri de sokağa pek az çıkan oluyordu. Kadınlar ve çocuklar hariç. İnsanların yüzlerine gözlerine korku oturmuştu. Bu korku havadan gelmekte olan bombalardan değil, artık Sırp polisi ve askeri tek sözle her Sırp’tan korkuyorduk. Kosova’nın etnik temizlenmesi planı artık bilinen bir gerçekti. Havan topu, tüfek, bıçak hedefinden kurtulanlar hayatta kalacaktı ötekilerine Allah’tan yardım beklemeleri kalıyordu. Taksicilikle uğraşan Sırp üniformalılar yüzlerce binlerce Kosovalıyı para karşılığında sınıra kadar götürme işini sürdürüyordu. Sınırı geçen artık can güvenliğini sağlıyordu. Sınır çizgisinde de daha bir kontrol yapılıyordu. Görev verilen Sırbistan Sosyalist Partisi en sadık üyeleri arananları veya gözde olanları alıp götürüyor sınırı geçmelerine izin vermedikleri duyumunu alıyordum. Bu yolu seçemeyenler, parası olamayanlar ya da bu taksicilere güvenemeyenler yan yollardan sınıra ulaşmak istiyorlardı, hayatlarını daha da tehlikeye atıyorlardı.
Prizren’e sığınanlar genelde Jur, Lubeçeva ile Opoya köylerindendi. Mamuşa dolay köylerinden bu köye sığınmışlar ev odalarını sadece değil, ahırları, kilerleri, odunluk yerlerini, kömürlükleri ve bodrumları doldurmuştu. Kayınvalidemin komşusunun evi de hala doluydu. Sabahları Sırplar hala uyurken, şehirde evlerine gelmiş olan davetiyesiz misafirlerini beslemek için mülteci barındıran ev sahibi hanımları ve yaşlıları çuvallarla ekmek taşıyorlardı. Sırp polisinin her evde kaç kişinin ve kimlerin barındığını bildiği biliniyordu. Sırpların bu evlere saldırı için an beklediklerini de bilmeyen yoktu. Her Sırpın bu görevi olduğunu da öğrenmiştik. Sırplara göre kendileri dünya “demokratlarından” atağa uğramış ülkelerinin savunulması için herkesin görevi ve ne yapacağı evvelce belirlenmiş biliniyormuş. Hepsinin, demokrasiye yıkanmış batılı beyinlere ve Hırvat lider Franjo Tudjman’a nasıl tükürdüklerini bakkaldaki milislerden görmüştüm. Belgrat’tan kendilerine sloganlar, moral verici sözler ulaştırılıyordu. Üniforma giydirilmiş ve silahlandırılmış Kosovalı Sırplardan ve Sırbistan’dan getirilen paramiliterler, Miloşeviç’in Özel Operasyonlar Birliği mensupları ve askerler ölüm makinesiydi. Hepsi Kosova’nın “dinsizlerden” ve ”çöplerden ” temizlenmesine katkıda bulunmak istiyorlardı. Ve yeteneklerine, verilen görevlere göre bunu da yerine getiriyorlardı. Durumu bilen ama karışmayan ve susan yerli Sırplar da çoktu. Ama onlardan kimse yıllarca beraber yaşadığı komşusuna bile bu yapılanların kötü olduğunu söylememişti. Söylemek isteyenler söylemeye cesaret edemiyordu. Sırplar da herkes herkesten korkuyordu. Çünkü bu kötülükleri yapanlar hakkında kötü söz söyleyen ya da bu yapılanları kınayan hakkında bilgiler hemen suç makinesi odaklarına ulaşıyor Arnavut yanlısı vatan haini ilan ediliyorlardı. Bu Kurban Bayramına kadar bu zülümlere karşı koyanların olup olmadığını bilmiyordum. Her Sırp’a üniforma, silah, bomba verilmiş evinde barındırıyordu. Her Sırp evi ‘Şiptarlardan’ (Arnavutları aşağılama söylemi) savunmak için silahlandırılmıştı. NATO uçakları ile desteklenen Arnavutlar UÇK sıralarına geçerek Sırplara karşı bir harekete geçerse ya da Arnavutluk ve Makedonya sınırında konuşlanan NATO piyade askerleri sınırı geçerse onlara karşı koyacaklardı. Bu konuda devamlı toplantılar düzenledikleriyle ilgili duyumlar alıyordum.
Daha sonra duydum. Az da olsa karşı koyan Sırplar da vardı. Adını hatırlayamadığım ama soyadının Joriç olduğunu bildiğim bir Prizrenli Sırp’ın evine üniforma, kalaşnikof ve bombalar götürüldüğünde kabul etmeyi ret etmişti. Gözlerimini önünde hayali canlanan tanıdığım bu bekâr Sırp gencin evi Binbaşı Mahallesindeydi. Çilli yüzünü görüyor gibi yaşıyorum.
—Bana silah lazım değil, bana bir şey yapmadılar ki! Demiş ret etmişti. Ona zorla üniforma giydirmişler ve Prizren yakınında bulunan Sredska Jupası tarafına götürüp çıldırmış Sırplar onu derenin kenarında kurşuna dizmişlerdi.
Devam Edecek...
30 Mart Kurban Bayramının üçüncü günü. Akşam alarm siren sesleri geliyordu. Giderek daha da sıklaşıyordu alarmlar. NATO tarafından atılan bombalardan oturduğum koltuk sallanıyordu. Radyodan Priştine’de durumun dramatik olduğunu öğreniyordum. Öldürmeler, katliamlar, yakıntılar, tecavüzler ve Arnavutların kitlesel olarak Makedonya ve Arnavutluğa kovulmaları haberlerde yer alıyordu. Bizi arabasıyla almasını beklediğimiz Osman’ın Makedonya’ya daha sonra Türkiye’ye geçtiğini öğreniyorum. Fahrünisa’ya söylüyorum. Umudumuz bir toprak çanağı gibi kırılıyor. Beynimden insanlık değerlerinin, insan ilişkilerinin ve bunca yıl yaşadığım bu devletin yıkımını, yok olmasını, uçuruma nasıl düşürülmüş olduğunun bana yansımasını yaşıyordum.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|