1 Nisan Perşembe. Karada tarih siliniyordu. Kosova’da etnik temizleme yapılıyordu.
Başta ABD uçakları olmakla Türkiye, Belçika, Kanada, Çek, Danimarka, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İslanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda, Norveç, Polonya, Portekiz ve İspanya uçakları Prizren’i havadan geceleri daha şiddetli bombalıyordu. Gecemiz böyle geçmişti.
Sabah erken kayınbabamın sokak kapısını açmasını bekliyordum. Sokak kapısını açmak her gün tekrarlanan bir gösteriye benziyordu. İlkin dayatılan kürekler, çapalar, balyozlar ve daha neler neler geri alınıyordu. Sonra demir kapının kanatlarının çıkma uçlarına açılan deliklerden sokulmuş demir çubuklar sökülüyor ve en sonunda da anahtarıyla kapı açılıyordu. Kayınbabam emekli olduktan sonra evinin yanında yaptırdığı mütevazı berberliğini sürdürdüğü küçük dükkâna gidiyordu. Bu dar sokak şehrin en önemli sokağı olmuştu. Gündüz en güvenilir sokak haline geldiği için hızlı hızlı geçenler çoktu. Bugün bir yenilik vardı. Karşı komşu İsmet evinin avlu kapılarını dayatmış ayakkabı dükkânına dönüştürmüştü.
—Günaydın. Ne yapıyorsun İsmet dedim.
—Kapattığım dükkândan kurtarabildiğim bu malı satmaya çalışıyorum dedi.
Donuk gözlerle yüzüme baktı, gülümsedi. Yanına yanaştım. Hiç olmazsa artık gündüzleri iki laf edeceğim biri olacağından sevinmiştim. Herkes can derdinde iken para kazanmaya kalkışan karşı komşuyu hayranlıkla izledim. Zaman ilerledikçe yoldan geçenlerin ilgisini topladığı ve ayakkabılarının satılmakta olduğunu görünce esnaf zekâsı olan İsmet’in haklı olduğu ortaya çıktı. Hem kazanıyor, hem elinde kalmış mallarını elden çıkarıyor hem de millete hizmet ettiği sonradan ortaya çıktı. Kayınbabamın karşı komşusu İsmet’in de kapı önünde ayakkabı satmaya başlamasıyla bu dar ara sokak renklenmişti. Şehrin atardamarına dönüşmüştü. Şehrin merkezine uğramadan Bajdarhana ile Terzi Mahalleyi ve Ortakolu bağlıyordu.
Bir süredir sabahın erken saatlerinde bizim terketmek zorunda kaldığımız sokağın yan mahallesinden evinden kovulan Maliç Ağabeyi eve kayınvalidesine dönerken görürüm. O da bizim yeni sokakta kayınvalidesine sığınmıştı. İşgal edilen evimizle ilgili haberleri ondan alıyordum. Her gün onun ilk işi askerler tarafından işgal edilmiş evini görmeye gitmekti. Yan sokaklardan sokağımızın yakınına kadar gitmeye cesaret ediyor evindeki askerleri ve evini ve sokağımızı görebiliyordu. Gündüz ve geceleri uçakların attığı bombalardan her an evinin isabet almasından korktuğu belliydi. Ben de her an her şey bekliyordum.
—Komşu evin hala ayakta, diye günlerce tekrarlıyordu. Doğrusunu söyleyeyim ondan haber alınca rahatlıyordum.
—Komşu daha diyeceklerin var mı? Diye soruyordum.
—Bugün anlatacaklarım var, dedi. Senin evinin taraçasından gelen uçaklara roket ateşi edildiğini ve sokağımıza tehlikenin artık havadan da gelmekte olduğu belli oldu diye demişti. Sonra da bir espiri patlatarak ben de de bir yenilik var. Askerler bir tankı avlumdaki ek binamın içine sokmuşlar. Uçaklardan maske etmişler. Olsun, dedi, kaçtıklarında o tank bana kalacaktır. Bu espiriye çok gülmüştük. Öğlen saatlerine kadar sokaktan çok geçenler oldu. Ama ilgimi çeken iki Roman olmuştu. “Deeeh!” “Deeeh!” diyerek ikisi birer beygiri dizginlerinden yakalamış sürüklüyor gibi götürüyordu. Başları önlerine sarkmış uyuklayan beygirler ağır ağır yürüyorlardı. Ayaklarında ses çıkartan nalçaların üstü çoraplı, büyük kalçalı beygirler yolun çamurları içinde ayaklarını sürüklüyorlardı. Belli ki beygirleri açık ovada yakalamış evlerine doğru gidiyorlardı.
Savaştan bu yana göremediğim çekirdek ailem, annem ve kardeşlerimin sağ salim olduklarını öğreniyorum. Ortanca kardeşimin Ortakol semtinde sabah erken ekmek beklerken sinirlendiğini ve az kalsın Sırp milislerin tutuklayacaklarını öğreniyorum. Annemin her sabah Terzimahalle ekmek bayisinde erken saatlerden ekmek beklediğini öğrendiğimde üzülüyorum. Küçük kardeşim yakalanmaktan korktuğu için ekmek beklemeye gidemiyormuş. Evlerinin pencerelerinin sokağa baktığı için komşunun evinde uyuduklarını da öğrenmiştim. Endişelenmemek mümkün değildi. Ama yapılacak bir şey yoktu.
Akşam inerken sokak sakinleşiyor İsmet ve ben ve sokakta oynayan çocuklar evlere sığınıyorduk.Yüksek sokak duvarına sokulmuş büyük üç kanatlı demir sokak kapımızın seremonisi alacakaranlıkla birlikte başlardı. Herkesin eve gelmesini bekleyen kayınbabam son üye eve girince anahtarla sokak kapısını kapar, sonra aralarına demir çubukları yerleştirir kapı kanatlarına da kürekleri, çapaları, balyozları ve daha neler neleri dayatırdı. Karartma yapılmış salonda yemeklerimizi yiyor ve televizyonu izliyorduk. Daha sofradan kalkmamıştık ki televizyonda hepimizi şaşırtan bir resim belirdi. Miloşeviç ile Rugova’nın Belgrat’ta görüşme filmini izliyorduk. Haberde de Miloşeviç ile Rugova’nın Kosova’daki durumu ele aldıkları ve sorunun çözümü için barış yollarından yana karar aldıkları bildiriliyordu. Ama Rugova’nın Belgrat’a nasıl gittiğiyle ilgili incelikler verilmiyordu. Allahım ne oluyor, diyerek çok heyecanlanmıştık ve korkmuştuk. Çünkü haberin arkasından ırkçı skeçlerle Arnavutlara saldırı sürdürülmüştü. Belgrat RTS televizyonu Rugova’nın aynı gün verdiği bir ifadesini de yayınlıyordu. Rugova’nın duruşu çok tuhaftı. Normale benzemiyordu. Bakışları dağınıktı. Yapma gülüşü ve yapma dişlerinin dışarı fırlamasında bir burukluk belli oluyordu. Miloşeviç te de doğallık yoktu. Televizyonda bir koltukta eski Yugoslavya’yı dağıtan Slobodan Miloşeviç öbür koltukta Kosovalı Arnavutlar arasında en önemli siyasi savaşımı yürüten İbrahim Rugova vardı. Aklıma 1989 yılının başlangıcı Rugova’nın Kosova Demokrat Birliğ’ni kurduğu zaman gelmişti. Artık çok partili sisteme geçiliyordu. Demokrasi başlıyor diyorlardı. Rugova Balkanlarda barış simgesiydi. Geçen yüzyılın doksanıncı yıllarında eski Yugoslavya’da beliren tüm liderler yeni cepheler açarken o Kosova konusunun ve eski Yugoslavya’nın dağılmasının barış yoluyla gerçekleşmesinden yanaydı. Herkese politik isteklerini anlatmıştı ama savaşı istemiyordu. Eski Yugoslavya dağılmış olursa, dış sınrıları değişirse bağımsız Kosova yolunu seçecekti. Eski Yugoslavya’nın dış sınırları değişmezse o zaman Kosova eski Yugoslavya’yı oluşturan öteki cumhuriyetler düzeyinde eşit yedinci parça cumhuriyet olacaktı. Zagreb ve Ljubljana’dan kendisine Kosova cephesini açması önerildiğinde bunu ret etmişti. Kosova uzun süreli Sırp polisi ve ordusu baskısında iken de kendi çevresinden yapılan baskılara karşın bile cephe açmaya razı olmamıştı. Barış yoluyla her şeyin çözüleceğine inanıyordu. Konuyu uluslar arası platforma oturtmuştu. Kosova’yı bağımsızlık adayı yapmayı başarmıştı. Bir koltukta hiçbir millete başka bir millet olduğu için dil uzatmayan, milliyetçiliği ret eden biri karşısındaki koltukta eski Yugoslavya’da açılan tüm cephelerin mimarı ve gerçekleştireni duruyordu.
Şimdi bunca yıl sonra bu yazıyı yazarken,1990’larda en kötü savaş yollarında eski Yugoslavya’nın Başbakanı ABD vatandaşı bir Sırp olan Milan Paniç’in İbrahim Rugova’yı kucakladığını anımsıyorum. Paniç’in insanları kucaklamak özelliği vardı. Başka bir sebebin olduğuna inanmıyorum. Daha sonraları bu kucaklamanın çeşitli dedikodusu da yapılmıştı. Rugova, savaş ortasında Belgrat televizyonuna çıkmasıyla ilgili kimseyi hiçbir zaman suçlamadı. Kosova’da olup biten rezilliker için hiçbir zaman tüm Sırp halkını da suçlamadı. Her zaman istişareler için açıktı ve Kosovalı Sırpları kendi milleti olarak kabul etti. Kosovalı Sırpları kurmak istediği ve bu konuda ısrarlı olduğu Dardaniya devletinin parçası olarak gördü. Ne kadar ararsanız arayın İbrahim Rugova’nın başka milletlere karşı bir konuda art niyetli çalışarak çaba sunduğuna ya da bu yönde ifadesine rastlayamayacaksınız. Kosova Yazarlar Birliği Başkanı iken bu kuruluş üyesi olduğumdan benim de başkanımdı. Kosovalı Türklere bir sempatisi vardı. Onu Priştine’de kaçırmışlardı. Zaten evi Sırp polisinin kuşatması altında bulunuyordu. Sırp milliyetçilerin bu yanlış politikalarının en büyük düşmanıydı. Barış yoluyla Kosova bağımsızlığı için çaba sunan bu insan Sırpların en büyük düşmanı ilan ediliyordu. Belgrat’a savaş şiddetliyken nasıl götürüldüğü hala bilinmeyen bir bilmece olarak kalmıştı. Belgrat televizyonunda Miloşeviç ile karşı karşıya durmuş yüzündeki ifadeleri canlanınca üzgün ama cesur biri olarak anımsıyorum. O kendisi isteyerek Belgrat’a gitmemişti. Miloşeviç’in bu hamlesi artık almış yürümüş NATO ile Miloşeviç savaşını da durduramayacaktı. Bu arada İtalya devleti araya girmişti. Rugova’yı çekirdek aile fertleriyle birlikte Belgrat’tan İtalya’ya götürmüşlerdi. Çünkü savaş biter bitmez Kosova’da barışın en büyük kolonu onun olacağını biliyorlardı. Rugova’nın Miloşeviç’le konuşacakları yoktu. Miloşeviç barış dilinden anlamazdı. O şiddet dilinden anlayan biriydi. Kosova’dan milyonlarca insanı kovarak sorunu halletmek isteyen biriyle konuşacak laf kim bulabilirdi. Zorla Rugova Belgrat’a nakledilmişti. NATO bombalama harekâtı almış yürümüştü. Rugova savaşı önlemek için önceden herkesle konuşmaya hazırdı. Bombalama başladıktan sonra kimseyle artık konuşmak istememişti. Oysa Rugova istişarelere girmenin ustası bir adamdı.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|