2 Nisan Cuma: Kayınbabam sabah aynı seremoni ile dayatılanları geri aldı, deliklere sokulan demir çubukları çıkardı ve sokak kapısını açtı. İsmet dükkânı hala açmamış satılık malını dizmemişti. Dar sokağımızdan hızlı geçenler nereye gidiyordu acaba? Şehrin ana caddelerinden kafilelerle insanların bizim Dutluk dediğimiz yöne hem Yakova yolundan hem de Priştine yolundan gelenlerin Arnavutluk sınırına doğru gittikleri duyumu alıyordum. Bulunduğum sokağa yakın olan Yeni Mahalleye kadar gideyim dedim. Oradan ana caddeleri görmek mümkündü. Ve gittim. Gördüklerime inanamıyordum. Nerden nereye gelen bilemediğim Kosova insanları uzun ucu bucağı görülmeyen sırada saf almışlar düzenli yürüyorlardı. Polis ve askerler refakatinde Arnavutluk tarafına yönlendiriliyorlardı. Prizren’de hala böyle bir hareket başlamamıştı ama bu sıralara sokulanların olduğunu duyuyor, buna göre bütün Kosova’da gerçekleştirilenlerin pek yakında buraya da geleceği belli oluyordu. Kaldığımız sokağa döndüğümde: Alladım neler oluyor? Diyenler vardı. Ucu görülmeyen sırada saf alanlar iki yönden gelerek Arnavutluk yolu noktasında buluşuyor ileriye doğru yoluna devam ediyordu. Kosova’nın her şehir ve köyünden oralara mahsus bir can, dirilik göstermeye ve kurtulmaya çabalanıyordu. Yayalar, traktörler, at arabaları, otomobilleriyle gitmekte olan insanları polisler ve askerler yönlendiriyordu. Bu insanların çoğu 1998 yılı kış aylarından dağ köylerinde ve bazı şehirlerde evlerin bodrumlarında gizlenen insanlardı. Sırp polisi, asker ve sivilleri bu saflarda kimlerin yer aldığını pekâlâ biliyordu. Onlar sığınak olarak kullandıkları bodrumlardan çıkarılmış ve Arnavutluk, Jur –Vırmica yönüne, bazıları Makedonya, Ferizovik-Kaçanik yönüne, bazıları Karadağ, İpek-Rojaye yönüne yönlendirilip sürülüyorlardı. Bazen de polis veya askerler onları kalkan yerine koyarak NATO uçaklarını aldatmak için de kullandığını, kendi polis ile ordu birliklerini bir yerden başka bir yere aktardığı anlatılıyordu. Bu insanlar can derdine düşürülüyorlardı.
Ve ben gerçekten gördüklerime inanamıyordum. Kosovalılar topraklarından sürülüyordu. Bir vahşetin kurbanı olan her insana karşı duyulması gereken meşru merhametin başına gelenlere üzülmekten başka yapacak bir şey yoktu. Dünya Savaşı sonrası dönemde meydana gelen etnik temizlemelerin anasıydı bu. Avrupa’daki Kosova’da, Müslüman Arnavutları katletmek bu resimler Afrika’da veya Güney Amerika’da veya Nazi Almanların anlatıldığı filmlerde gördüğümüz resimlerin ta kendisinin tekrarı oluyordu. Her şey sıfıra dönüyordu. Dostluklar, komşuluklar, iyilikler, güven yerine korku geliyordu.
Ben ölümden kaçabilecek durumdaydım. Ama daha üç günlük dünyamın kaldığını hissediyordum. Herkes elbet bir gün ölecek. Ama biz Prizrendekilerin bundan sonra sıraya geleceğimizin kovulacağımızın farkına varmıştım. Kosova’nın birçok şehirlerinden insanlar kovuluyor yollara dökülmüşken bizi neden şehirde tutuyorlardı hala anlayamıyordum. Azrailin yanında iki kat olup yalvarsan da nafileydi ama... Bajdarhana semtinde, büyük ve derin bir kuyu da zaten bizleri gömmek için açıldığı dedikodusu da yaygındı. Çinli savaş felsefecisi Sun Tsu’nun dediklerini anımsıyordum: "Yakınına saldırmak üzereyken, uzağa gidiyormuş gibi, uzağa saldırmak üzereyken yakınına gidiyormuş gibi davran" demiş ama bizim saldıracak niyetimiz yoktu. Bundan yakınlara gidiyormuş gibi davranıyor uzaklara kaçmayı yeğliyorduk. Sırp milisleri tarafından kapsamlı ve gaddar bir etnik temizleme harekâtı gerçekleştiriliyordu. Bu aslında NATO bombalamalarından sonra daha da şiddetlenmişti. Bu resimler tüylerimizi ürpertmeye yeterdi. İnsanlık elden gitmişti. Eve döndüğümde şu dizelerle yüreğim çalkalanıyordu:
Dudaklarım kurudu.
Cehennem ateşine bir adım kaldı.
Ve Prizren kadınları
Kur’anı Kerim okudu.
Ölenler öldü,
İnsanlar “sürü sürü”,
Yaya,
At arabaları,
Traktörler,
Goldonlar,
Üstleri asır asır
Üstleri kilim kilim
Katar katar
Tren gibi
Hasta
Yaşlı
Çoluk çocuk
Gölgeye dönmüşlerdi.
O gün,
Beni öldürmüşlerdi,
Tenimin sıcaklığını söndürmüşlerdi
Yedi kat yer dibine gömdürmüşlerdi.
Ve o kovulmuşlar uçsuz bucaksız sırası içinde Lubijdalı inşaat ustam Torbeş Salko’nun da aile fertleriyle birlikte bulunduğunu ve ortak dostumuz Sırp Lubo’ya haberi ilettikten sonra o haberini alınca onu, eşini ve çocuklarını Jur köyü yakınlarında sıradan kurtarmaya başardığını öğreniyorum. Ben bu sıra içinde olsam ne yapardım diye düşünüyordum. İnşaat Ustam gibi yardım arar mıydım? Hayır, çünkü karşı tarafı da tehlikeye sokmak istemezdim diye düşünüyordum. Yavaş yavaş Arnavutluktaki mülteciler kampına gider en azından eşimin ve benim canımı bu beceriksizliklerden kurtarmış olurdum. Bu düşüncelerimle uzlaşmayan biri vardı. Eşim. O sadece Makedonya’ya ve oradan da Türkiye’ye çocuklarımıza ulaşmaktan yanaydı. Çıkabilsek tabii. Öyle bir şey düşten öte olmuştu artık.
Şehirde yürüyüş yapmakta olan Sırp gönüllülerinin sesleri geliyordu: Biz neyiz? Gönüllü Sırp muhafızlarıyız. Kimin için savaşıyoruz? Sırbistan için. Kimin için? Sırp milleti için. Ne için? Ortodoksluk için, diye sesleri yankılanıyordu ve bize kadar geliyordu.
Umudun beni terk ettiği günlere daha biri ekleniyordu.
Bu sesler bir devletin dağılmasının ve başka birinin kurulmasının çağrışımıydı ama… Bana birey olarak çok yıkıcı etkisi oluyordu. Savaş sırasında mesleğimi yapmıyordum. İşime gitmiyordum. Zaten işyerimin durup durmadığıyla ilgili bilgim de yoktu. Hiçbir şey umurumda değildi. Hiçbir şeyden haberim yoktu. Bu cehennemin noktalanması tek isteğimdi. Kayınbabamınkiler olmasaydı halim ne olurdu. Barış elçisi olmak isterdim, diye düşündüğüm anlar oluyordu. Savaşta onun da itibarı kalmamıştı. İkinci Dünya Savaşı biter bitmez doğmuştum. Savaşı hep babamdan duymuştum. Ve filmlerde izlemiştim. Ne yapsam ne etsem savaşı gerçek olarak algılayamıyordum.
Tito Yugoslavya’sında öğrendiğimiz ülke tarihi herkesi kazançlı gösteriyordu. Sırplar-ortak devlette toplu yaşamayı kazanmıştı. Hırvatlar, Slovenler, Makedonlar ve Bosna Hersek’tekiler de devlete sahipti. Karadağlılar da 1918 yılında kaybettikleri devletlerini yenilemişti. Devletsiz kalan Kosovalılar ve Sancaklılardı. Onlara da 1974 yılında Anayasa ile bayağı kazanımlar sağlanmıştı. Tito’nun son döneminden biz de memnunduk. Hiç olmazsa anadilimizde okuyor, haftalık gazetemiz, dergilerimiz, televizyon ve radyo yayınlarımız işimiz aşımız vardı.1968’lerin sonundan ta 1980’lere kadar hayat standardımız günden güne yükseliyor bireysel güvenlik giderek iyileşiyordu. O öyle bir dönemdi ki sabahlara kadar kapıları dayalı bırakırsan bile evlere huysuz hırsızlar bile girmiyordu.
3 Nisan Cumartesi. Gözlerimle dün gördüğüm kâbustan daha da kötüsü oluyordu. Şehrin sokaklarına çıkmak aklıma gelmiyor artık. Evin içerisinde bahçe önünde durmuş bilmem nerede görmüştüm “O düşünen adam” pozunu almıştım. Şehir içerisinde insanlar ne yapıyor? Kimler gitti kimler kaldı? Bunca insanın canına okunuyordu. Gidenler oralarda ne yapıyor? Gitmek mi zor kalmak mı zor? En mutlu anlarım da bazı insanların cehennemden kurtulmuş nerede ve hayatta olduklarını öğrendiğim anlar oluyordu. Elektrikler varken çanak antenlerle Türkiye televizyonlarını izliyorduk. Bazı arkadaşlar İstanbul’daydı. Yarışma programlarına katılıyor ödüller kazanıyorlardı. Onları kıskanıyorduk. Biz bombalar altında ve canilerin elindeydik. Onlar cennetteydiler. Bizim dertlerimizi bir bilseler diye düşünüyordum. Daldan düşmeyen anlamaz hâldan diyordum. Sigara sorunum giderek büyüyordu. Sigara hem çok pahallı oldu hem de düşük kalitelilerden almak zorunda kalıyordum. Öksürüyordum. İçmezsem olmuyordu. İçime düşmanlaşma korkusu yerleşiyordu. Ve bir anda Bajdarhana semtindeki spor sarayı karşısındaki apartmanlar önünde Üsni Çemal adında biri ile bir görüşmem aklıma geliyordu. Kâbusların üstüne kâbus oluyordu. 1974 Kosova Anayasasının çıkarılması sonrasıydı. Üsni Çemal Türkiye’ye göç etmiş Türkiye’den geri dönmüş kendilerine hala koltuklarda oturan yoldaşları yeni binalardan apartman bağışlamıştı. Durup dururken bana babamın hikâyesini anlatmıştı. Anlattıkları şöyleydi:”1944 yılında şehrin mezarlıklarının bulunduğu Kuru Çeşme’deki değirmeni kuşatmıştık. Babanı arıyorduk. O değirmende onun saklanmış olduğunu tahmin etmiştik. Babanı yakalamak ya da öldürmek istiyorduk. Babanın değirmende olduğuna inanmıştık. Saatlerce değirmen kuşatma altındaydı. Oradan bir ses geliyordu. Korkuyorduk. Ziya’nın yiğit olduğunu biliyorduk. Bir bomba ile hepimizi havaya uçurabilirdi. Yoldaşların emrini yerine getirmeliydik. Makineli tüfeklerle donanmış on kişiydik. Saatler sonrası dikkatlice sakin sakin değirmene ilerledik. Onu yakalayacağımızı umarken değirmendeki samanlıktan gelen sesin yerinde bir kuzuyla karşılaşmıştık. Ziya orada yoktu. Böylece babanı öldürememiştik, diye anlatmıştı.
Babanız söz konusu olunca ne yapardınız? Şaşırmıştım. Kudurmuştum. Çıldırmıştım. Ne yapacağımı bilemiyordum. Ölmüş babamı bir zaman öldürmek isteyen insan karşımda bana bunu itiraf ediyordu. Bu karşımdaki mahlûk muydu neydi? Yoksa beni aşağılamak mı istiyordu? Babam 1967 yılının 12 Şubatında ölmüştü. Can havli ile onun gırtlağına niye sarılmadım! Bir şey yapamadım. Onu yok edemedim. Sadece büyük bir düşmanımın karşımda durduğunu anlamıştım.
Umudun beni terk ettiği günlerden birini daha yaşamıştım. Böyle kötü bir günde bu hikâyenin aklıma gelmesinin nedenini bulamıyordum. Eski kâbus dolu günlerden biri anında üstüme dalıyordu. Bir cemaat olarak yaşanan gurur kırıklıkları, kırılganlıklar, küçümsenme endişeleri, çeşit öfkeler, alınganlıklar, bitip tükenmeyen aşağılanma dertleri beni yıpratıyor muydu?
Benim de dünyama, umutla, merakla çıkılan uzun yolculuğun sonunda, Prizren’e döndüğümde camileri, minareleri, tek evleri, sokakları, derenin aktığı şehir merkezinden vadi sayılabilecek dere teknesinden tepeleri, köprüleri, yokuşları ile birlikte bütün bir şehri, bütün bir âlemi avucunda tutmak düşselliğini yaşamak izni verilmiyordu. Şehrimin insanları, evleri, camileri, çeşmeleri, tuhaf kahramanlarını, delilerini, dükkânları, tanıdık kişileri, akşamları ve gündüzlerini kendimle özdeşleştirme yerine zinciri kendim koparacak yerde bana emreden, yasaklayan, cezalandıran bir dış güç vardı. Beni özgür bırakıp, bana her zaman aşırı sevgi ve saygı gösterenleri anımsamama izin vermiyordu. Bunları bana yansıtmıyordu. Herhalde taşıyamayacağım kadar ağır yük olmasından korkuyordu. Onu yoldaşları ıslak mendil gibi, bir kere kullanımlı şırınga gibi, bir maşa gibi kullanmışlardı. Ve sonra iki sene sonra ilk hamlede hiçbir işe yaramaz olarak kendi yoldaşları emekli etmişlerdi. Bu maşalar simitçilerden, fırıncılardan, berberlerden, bu esnaflar alınmasın ama beyinleri boş zekâsı olmayanları kast ediyorum, yoldaşlarına hizmet etmiş insanlardı. Babamı öldürmek isteyen rejimin hizmetçisi bir adam karşımda duruyordu. Rejimle benim alacak verecek hesabım ve dargınlığım yoktu. Kendi ecelinden ölmüş babamın öcünü almalı mıydım? Ne yapacağımı bilemiyordum. Ve bunu, babama ölümü uygulama isteyen bir adam yıllar sonra karşımda durup adamın oğluna bana babamın canı ile oynadığını itiraf ediyor anlatıyordu. Ve ben bunu öğreniyordum. Adama yumruk sallamıyordum. Sabırlı davranarak öfkemi tutuyordum.
Üsni Çemal’ın anlattığı olay 1945 yılının sonunda oluyordu. Bana anlattığı zaman 1980’lerdi. 1945’te hayatını kurtarmak için babamın birçok insanlara fidye vermek zorunda kaldığını, savaş sırasında ve sonrasında birçok partilere çok para verdiğini biliyordum. Şehrin merkezinde kahve ve hanı işletmesi ona zenginlikle birlikte büyük yükler de yüklemişti.1944 sonrası yeni devletin ilk günleri dost dostun düşmanı olmuş, radyo dinlemekten ağır hapis hükümlüsü olmuş insanlar, her an bir bahane karşılığında tutuklanabildiği zamandı. Ve bunların icracıları hayalperestler, maraziler olmuştu. Ellerine mahkemelerde duruşma yapılmadan birçok hayatlar teslim edilmişti. Oysa en gaddar ve en mutsuz insanlara bile kendilerini her yanlı savunabilmeleri fırsatı verilmeliydi.”Kaçanın anası ağlamaz derler ya öylesi en iyidir” diyebilirim. Çünkü babam da bu kanunsuzlardan kaçarak canını kurtaran biri olmuştu. Sınıfsal ve parti hukukuna saygı olmayan tüm komünist ülkelerinde hapishanelere sokulanların çoğuna sözde duruşma yapılmıştı. Avukattan savunma yapmasını beklemek ta boştu. Çünkü gerçek savunma yapan avukat suçluya bürünebiliyordu. Devlet hizmetçileri nereye işaret parmaklarını dönerse o tarafa oklar da yönlendiriliyordu. Belli insanların bu dünyadan göçeceği günler sayılı günlere dönüşüyordu. Gölgen oluyorlar seni izliyor her dediğini kaydediyorlardı. En yakın dost ziyaretleri bile kâbusa dönebiliyordu. Ya başın ya da özgürlüğün gidebiliyordu. "Biz sadece Almanları kovalamak için savaşmadık. Kapitalistlerden ve zenginlerin hizmetçilerinden öç almamız zamanı geldi diyorlardı. İntikamdan, misillemeden kimse kurtulamazdı! Kızıl Ordu geliyor. Halk Kurtuluş Savaşı ordusu geliyor diyerek “Yaptığınız hataların hesabını ödemenizin zamanı geldi” diyorlardı. “Biz hiçbir şey unutmadık. Her şeyi aklımıza sığdırdık. Kan için kan, ölüm için ölüm. Cezasız hakkaniyet olamaz. Yenen biziz, öç almak sırası bizim! Ceza tam yengimizdir. Acılarımız bugün içindi. Şimdi hakkaniyet konuşsun“,diye bağıranlar savaşa katılanlar değildi, komünistler de değildi yeni iktidara yağcılık yapan ‘hiçlerdi’, yeni politika acemileri, simitçiler, hizmetçiler, bekçiler okuma yazması olmayanlardı. Onlar fırsat bulmuş ayaktaydı. Daha gür sesliydiler. Onlar maşa olarak belli insanların kovalanması için kullanılıyorlardı. Ve onlar kendi milliyetleri ve dinleri sıralarından insanların yakalanması, yaralanması ve kovalanması görevini seve seve yapıyorlardı. Karşıt dinden de olsa yerel politikacıların yanlışlarına ortak ve maşa oluyorlardı.
“Yabancı radyoları “dinlemekle suçlananlar vardı. “Falan filan yerde başkalarının da mevcudiyetinde politik sohbet edenler “ yer alıyordu. “Savaş propagandası yapmış” yakıştırmalarından, “Eni sonunda emperyalistler yenecek” diyerek umut ettiklerinden, “Yakında devlet düzeni değişecek” diyen muhaliflerden , “Amerika ile ülkemiz barışacak aynı bloğa geçeceğiz” propagandasından, “İktidara burjuva partileri gelecek” diye ifadelerden “Ve geçmişte düşman burjuva partilerine para yardımı yapmaktan” insanları suçlamışlardı. Hüküm giydirmiş hapishanelerde yatıyorlardı. Masum olmalarına karşın bazıları da bu suçlamalar sonrası idam edilmiş unutulmuşluğa bürünmüşlerdi.
Hikâyemi anlatmak için onların hikâyesini anlatmak zorundaydım. Şimdiki ölüm makinesi etnik temizleme yapıyordu. Ve işlerini kendileri görüyordu. Eski ölüm makinesi ise sözde ideolojik temizleme yapıyordu.İşlerini bizden seçtikleri “maşalarla” yaptırıyordu. Hedef aynıydı.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|