İnsanın olduğu yerde eksik olmayan dertlere dertler ekleniyordu. İyilik ve düşmanlık ta karşı karşıyaydı. İyilik eve gelip alıp seni götürmemelerinden oluşuyordu. Düşmanlık almış başını yürüyordu. Bir yanda da onca insanın ölüm haberini alıyor ne yapacağını bilmeyen insanlar olmuştuk. Sabahtan akşama kadar yaşamak ve akşamları ölümü beklemek vardı. Biz Osmanlıdan kopmuş bir parça olarak elden ele geçenlerden olduğumuzu aklımızdan çıkaramıyorduk. Bu parça kopmasaydı yüz yıllık bir dönemde dedelerimizin, babalarımızın şimdi de bizim başımıza bunlar gelir miydi? Hep unutulup yeniden yenilenen bu ayak bastığımız toprakları almak istemelerinden üzerimize saldıranlar da yenileniyordu. Bu topraklar üzerinde yürümemiz, toprakları ekip biçmemiz miydi onların önünü tıkayan şeyler. Yoksa o güzel karpuzlar, biberler, bağımızın üzümü ve bağımızın ‘dalbastı’ veya ‘sumbuluş’ kirazları domates biberi miydi onları celbeden? Fırından çıkan o sıcak poğaçalar mıydı istedikleri o şeyler. Yoksa ‘pitalkayı’ mı fılıyayı mı istiyorlardı. Tüm bunların kıtlık zamanıydı şimdi. Ama bombalar, ölmeler, yaralanmalar kanlı sargılar o güzelliklerin yerini almıştı bile. Tarlalarda, yol kenarlarında ölü insanlar ve hayvanlar, şehirde sabahları uyananlar sokaklarda öldürülmüş insan cesedi bulanlar, hastanelerde kanlı sargılar içinde ölmüşler ve yaralıların bozuk insan etleri vardı. Bu savaşı anlamak mümkün değildi. Politikacılara çok kızıyorum. Bu kadar birbiriyle iç içe olan insanları nasıl oldu da birbirlerini boğazlama durumuna getirdiler. Birçok insan katledildi. Yazık.1389 Kosova Savaşının uzantısı bir şey diyorlardı. Hadi be sende bunu aklına getiremezsin bile! Ama gerçekti, oluyordu. Düşlerimde canlanan tabloda çok sayıda çocuklar ve kadınlar yer alıyordu. En kötüsü beynimin bir köşesine bu polisin ve askerlerin bir orduya karşı savaş yürütmediklerinin, sivillere karşı olan kin ve nefretlerini kusmakta oldukları bilincin yerleşmesiydi. Şehirde onlara karşı koyan kimse yoktu. Onların da havadan gelen jet uçaklara yerden bir şey yapacak takati yoktu.
Savaş bir ayını hala doldurmamıştı. Odadan evin avlusuna çıktım. Birkaç saat dolaştıktan sonra geri odaya döndüm. Yorgun düşüp odada bir yerde yatağıma girince uyukladım. Kötü bir rüya görmüştüm. Rüyamda telefon çaldı. Bir erkek sesi gelmişti.’Alo, alo’ dememi beklemedi ki. Sırpça uyuyor musun dedi. NATO’nun bize yaptıklarını görüyor musun? Ne var ne istiyorsun? Diye soruyorum. Anamı avradımı sövüyor. Bütün bu kötülükler sizdendir demez mi. Ahizeyi yerine koydum. Huzurum kaçmıştı. Bu tehdit rüyamda olsa bile beni endişelendirdi. Ben suçlanıyordum. Cürümüm neydi? Savaşta olmamıza karşın ilk kere biri bu kadar incitici sözlerle bana hitap ediyordu. Tanıdıklarımdan biri miydi? Kimdi? Hangisiydi? Derde düşüyordum. Bir söz ağzından çıkarken, iyi tart, derler ya yerin de duvarların da kulakları vardır. Evren gibi sürekli yer değiştirmeli insan dillendirecek sözleri demeden ona buna. Öncesi bilinmez, sonrası örtülü olan tek gerçektir ölüm sözleri aklıma geliyordu. Ben suçluydum. Suçu olan bir kimseydim. Bu savaşta benim cezasız kalmamın olanağı var mı? Çünkü bizden ötürü bu bombalar yağıyordu. Ama ben tüm bunlara karşıydım. Aklım bile ermiyordu bu olanlara. Ben suç işlemedim. Ben suçsuzum. Suç yüklemeyin bana.
Sabah NATO jetlerinin kışla tarafına yolladığı bir bombadan yatağım sallandı. Uyandım. Kâbus bitmişti. İçimde bir suçluluk hissi oturmuştu. Oysa kimseye bir kötülük yapmamıştım. Vicdani bir ceza alıyordum. Yanlış ve mantıksız bu rüyamdaki hareket aslen ceza alması gerekenleri ceza kapsamı dışında tutuyordu. Kural dışı ve vicdansız hareketler ve eylemler yapan, davranan aslen onlardı.
PERŞEMBE 22 NİSAN: Prizren’e de atılan bomba sayısı artıyordu. Radyodan haberleri dinliyorum. Slobodan Miloşeviç’in Ujiçka 15 teki kabinesi de isabet almıştı. Aslında bunca yıl Tito’nun sarayıydı bu bina. Eski Yugoslavya’da ortak hayatı simgeleyen bu bina da vurulmuştu. Belgrat’a Boris Jelcin’in elçisi Viktor Çernomirdin gelmişti. Serbest Avrupa’nın sesi radyosu bu hava kampanyasının sonuçlanması ve Kosova üzerine siyasi görüşmelerin başlamasından söz ediyordu. Savaşın noktalanması umudu doğuyordu.
CUMA 23 NİSAN: Ertesi gün radyo Sırbistan radyo televizyonu binasının isabet aldığını bildiriyordu. Haberlerde Sırp polis ve ordusunun televizyondaki görev yerlerini bıraktığını ama içerde bazı çalışanların kaldığı haberleri sızıyordu. Türkiye televizyonları da Belgrat’taki olayı aktarıyordu. Dünyaya Belgrat televizyonunun lanse etmiş olduğu işçilerinin ölmüş cesetleri gösteriliyordu. Sözü edilen televizyon kanalına Sırp muhalefeti “Bastilya” televizyonu adını koymuştu. Çünkü Miloşeviç’in suç dolu rejiminin propagandasında bu televizyon büyük rol üstlenmişti. Bu televizyon anti Arnavut ve anti Kosova siyasetini daha 1980 yıllarından güdüyordu. Zaten NATO bunu daha hava saldırısını başlatırken yapmalıydı. Televizyon evinin bombalanması günün konusu olmuştu. Belgrat televizyonundan çok kötü ırkçı ve kışkırtıcı yayınlar yapılıyordu. Ama bombalardan kötü söylem üreticileri gazeteciler değil yirmi kadar teknik eleman nasibini almıştı. O gün Belgrat RTS yönetmenliğinin teknik elemanlara daha fazla sayıda göreve gelmeleri için emir verdiği haberi sızıyordu. Ve bu durum onların teknik elemanlarını bilerek mi kurban ettikleri sorusunu ortaya atıyordu. Oysa bizim artık izleyemediğimiz ama Sırbistan’ın birçok yerlerinde izlenen bu televizyon genelde Sırp tarafının verdiği kurbanları açıklamıyordu. Radyodan Federal Hükümet Başkan vekili Vuk Draşkoviç’in ifadesini dinliyordum. Draşkoviç konuşmasında daha bir kez Miloşeviç çizgisine zıt ifadeler vererek Sırbistan’ın tek sesliliğini ve Sırbistan’ın askeri birliğini yıkıyordu. Slobodan Miloşeviç rejimine yanlış propaganda ve yanlış haberler vermekle sert eleştiriler savuruyordu. Ve Federal Hükümetin Kosova’da Birleşmiş Milletler bayrağı altında uluslar arası barış kuvvetlerini kabul etmeye hazır olduğunu söylüyordu. Devlet medyaları ve bazı “Sırp vatanseverlere” karşı çok sert çıkış yapmıştı. Gerçekleri söyleyip NATO’nun her zamandan daha güçlü olduğuna işaret ederek Rusya’dan umulan beklenen yardımdan bir şey gerçekleşmediğini de vurguluyordu. Federal Hükümet Başkan Vekili Draşkoviç’in bu mülakatı savaşın bitmesinin işareti oluyordu ve beni de umutlandırıyordu.
SALI 27 NİSAN: Haberlerden Miloşeviç’in kurmuş olduğu Federal Yugoslavya Cumhuriyet’inin kuruluş yıldönümü günü bayramı olduğunu öğreniyoruz. Savaş olmasına karşın kutlanmakta olduğu haberleri veriliyordu. Acaba Vuk Draşkoviç’in medya karşısına çıkışı Miloşeviç’in izniyle mi olmuştu sorusu soruluyordu. Vuk Draşkoviç’in Federal Hükümet Başkan Vekili olmasına karşın Miloşeviç’in en büyük muhalefeti olduğu bilinen bir gerçekti. Daha sonra anlaşılmıştı. Vuk Draşkoviç’in ifadeleri Miloşeviç’in duruşuyla örtüşmüyordu. Draşkoviç çıkışıyla bizlerde Kosova’dakilerde bir umut ışığı yakmıştı. Savaşın duracağına umutlanmaya başlamıştık. Umutlar doğmuşken radyolar yeni bir haber veriyordu. Rejimi eleştirmekten ötürü Vuk Draşkoviç Federal Hükümet Başkan Vekili görevinden alınmıştı.
Bugün güzel bir Nisan günüydü. Hava güneşliydi. Güneş ilkyaz işaretlerini vermeye başlıyordu. Karşı komşumuz İsmet’in dükkânına gitmiştim. Miloşeviç’in pek yakında uluslararası kuvvetleri kabul edebileceğinden söz ediliyordu.
CUMA 30 NİSAN: Barıştan söz ediliyordu ama NATO kuvvetleri bu konuda ısrarlıydı. NATO bombaları Belgrat’ı daha da şiddetli bombalıyordu. Belgrat’ın cehenneme dönüştürüldüğü iddia ediliyordu. Hedefler büyütülmüştü. Yugoslavya Ordusunun Genelkurmay binası, ikinci kez Belgrat’taki İçişleri Sekreterliğinin binası ve Belgrat’ta Avala dağı tepesinde televizyon vericisinin hedef alındığı haberleri veriliyordu. NATO harekâtı başlatıldıktan bu yana ilk kere Belgratlılar bu işin ciddiyetini anlamakta olduğu haberde yer alıyordu. Korku içinde oldukları kabulleniyordu.
Viktor Çernomirdin’in yine Belgrat’a geldiği haberi veriliyordu. Bir şeyler kaynıyordu. Ama somut bir sonucun elde edilmediği de açıklanıyordu. İçimdeki korku büyüyordu. Çabuk bir sonuç çıkmazsa NATO birliklerinin Arnavutluk ve Makedonya sınırından girmesinden korkuyordum. Kosova’daki on binlerce silahlı Sırp ve tankları ile zırhlı araçlarına karşı NATO Apaçi helikopterlerin karşı karşıya gelmesinden söz ediliyordu. Bu durumda biz Kosova’da kalanlar ortada kalmış iki tarafın canlı hedefi olacaktık.
CUMARTESİ 1 MAYIS: Bugünkü günüm de radyo dinlemekle başladı. Kosova’dan doğrusu bulunduğum Prizren şehrinden dramatik haberler dinliyordum. Prizren’den kitlesel olarak Arnavutların kovulmakta olduğu ve bombalama haberleri veriliyordu. Bazı haberler tutarsız oluyordu. Almanya’nın Doyçe Vele radyosu şehirden on bin kişinin kovulduğunu çok az insanın kaldığını veriyordu. Prizren nüfusunu da 15.000 olarak gösteriyordu. Oysa nüfus 100.000 den çoktu. Anlaşılan uydurma haber veriliyordu. Nedenini bilmek zordu ama bu haberler hepimizde büyük bir panik yaratıyordu.
Bu haber Prizren’den gidenlerin sayısını gerçekten çok abartıyordu. O gün barındığım sokaktan bazı Arnavut aileler üç beş eşyasını almış teker teker evlerinden çıkarak Arnavutluk yolunu tutuyorlardı. Kitlesel olarak Prizrenlilerin kovulmakta olduğu haberi dünyaya yayılmıştı. Biz de yerinde olanlar bunun büyüklüğünü anlamakta zorluk çekiyorduk.
Sırplar bir Amerikan uçağını düşürmüştü ve üç pilotu kurtarmak için ABD’nin ünlü insan hakları savunucusu Jasey Jackson Belgrat’a gelmiş Miloşeviç’le görüşüyordu. Miloşeviç bununla puan kazanıyor diye haberler veriliyordu. NATO’nun bu konuya tepkisi olumsuzdu ve kendilerinin koydukları şartları Sırp tarafının kabul etmesinde ısrarlıydılar.
Bugün akşam inmeden komşularımızdan biri ‘Aduş’ karısını çocuklarını ve pırtılarını toplayıp Prizren’den kaçıyordu. Aduş’un gitmesini çok çabuk bütün mahalle duymuştu.
Bunun gerçek olup olmadığını görmek için mahalleliler sokak kapılarına dayanmış seyrediyorlardı. Gözlerine inanamıyorlardı. Çünkü en geç kaçacak biri sandıkları komşuları kararını vermiş evinden gidiyordu.
İki saat sonra NTV televizyonunu izliyorduk. Arnavutluk sınırını her geçene, Türkçe bilenlere hemen mikrofon uzatılıyor üç beş söz konuşturuyorlardı. Aduş’a da mikrofon uzatmışlardı ki: “Prizren kan gölüne dönmüştür, şehrin merkezi Şadırvan’da yüzlerce cansız beden kan revan içinde yatmaktadır”,diye ifade vererek olayı abartmıştı. Prizren o andan itibaren gerçekten büyük paniğe kapılmıştı. Aduş’un dediklerinin yalan olduğunu, onun abartı huyu olduğunu da bilmemize karşın inanmaya başlamıştık. Bu yalanları içimizden sökene kadar çok zorluk çekmiştik.
PAZAR 2 MAYIS: Sırbistan’ın başka şehirleri şiddetli bombalanıyordu. UÇK’nın da Kosova’ya sızıp eylemlerine başladığı bildiriliyordu. Miloşeviç köşeye sıkıştırılmıştı ama beyni sarsmış boksör gibi maçı sürdürüyordu. Anlaşılan artık vuruşlar alıyor dayanamaz hale geliyordu. Ve Belgrat’a gelmiş olan Jackson aracılığıyla Bill Clinton’a görüşme önerisi yolladığı haberi radyolardan veriliyordu. Teslim oluyorum diyecek yerde bu cani görüşme öneriyordu.
Aduş’un televizyonlara verdiği dünkü Prizren haberlerinin tamamıyla yalan olduğunu öğreniyorduk. Ama panik yaratılmıştı bir kere. Bunun etkisinden gidenler olmuştu. Artık elektrik kesintileri de başlıyordu. NATO elektrik santralleri ve şebekelerini de hedef olarak seçmeye başlamıştı.
SALI 4 MAYIS: NATO Sırbistan’a ve Kosova’ya attığı bombaların sayısını artırmıştı. Yollarda otobüslerde isabet alıyordu. Sivillerin öldüğü haberleri veriliyordu. Bazı kaynaklar cephede UÇK’nın başarılarından da söz ediyordu. Prizren’de gıda tedariki giderek zorlanıyordu. Kosova’da dağ köylerinde kalanlar gıda sorunu yaşıyordu. Prizren’den seçme olarak kovulmakta olan Arnavutların sayısı giderek artıyordu. Açık bakkal dükkânı artık yoktu. Prizren asker ve polis kaynıyordu. Artık kadınlar da yaşlılar da evlerinden çıkmıyordu.
CUMARTESİ 8 MAYIS: Sırp ordu genelkurmay ve polis komuta binaları bombalanıyordu. Çin Büyükelçiliğin binasının da NATO tarafından bombalandığı ve isabet aldığı haberini dünya medyaları vermişti. Çin büyükelçilik binasında ölenler ve yaralananların sayısı çok olduğu bildiriliyordu. Daha sonra medyalar Çin büyükelçiliği binasına Sırbistan Radyo Televizyonunun ve kimi yüksek rütbeli Sırp subaylarının konuşlandığından bombalandığı söyleniyordu. Belgrat’ın tanınmış “Yugoslavya” oteli de bombalanmıştı. NATO bu otelde Sırp cani Zelko Raznatoviç Arkan’ın kurmayının bulunduğunu açıklamıştı. Daha sonra bu yerde Miloşeviç’in SPS ve eşi Mirjana Markoviç’in JUL partisinin kurmayı olduğu anlaşılmıştı.
Bugün radyolardan 6 Mayıs tarihinde Makedonya’ya tirenle gitmekte olan Fehmi Agani’yi Sırp polisinin öldürdüğünü ve konuyla ilgili bazı bilgileri veriyordu. Sırbistan’ın medyalarının da konuyu ele aldığını bildiren Avrupa medyaları “Fehmi Agani’nin cesedinin Liplan yakınlığında bulunduğunu” yazdığını bildiriyordu. Ve Sırp medyalarının açıklamasına göre “uzun süre UÇK’lıların elinde bulunan Fehmi Agani’yi mutlaka onlar öldürmüşlerdir” diye yalan haber veriliyordu. Fehmi Agani Kosovalı Arnavutların siyasetinin baş mimarıydı. Onu Priştine’de dört kadın defnedebilmişti. Bu kadınlar Agani’nin alnına iki kurşun sıkılarak öldürülmüş olduğunu açıkladılar.
Artık radyoya daha fazla bağlanmıştım. Rugova’nın Roma’ya gitmesinden ve UÇK’nın Genelkurmayının bu konuya olumsuz bakışından söz ediliyordu. Rugova “Vatan haini ve Miloşeviç rejimi işbirlikçisi” ilan ediliyordu. Anlamakta zorluk çekiyordum. Acaba İbrahim Rugova bunca yıl verdiği savaşımından vazgeçmiş mi oluyordu!
Anlaşılan İbrahim Rugova ile UÇK’nın başı Hashim Thaçi açık çatışmaya girmişlerdi. Rugova: UÇK’yı aşırı uç örgüt bile ilan etmekte olduğu haberleri veriliyordu. Ve Rugova’nın sözleri şöyle aktarılıyordu: Şu anda bir aşırı uç küçük grup beni eleştirmekte ve bu konuda ısrarlı olmaktadır. Acınacak bir durum diye dediği yayınlanıyordu. Rugova’nın sözleri aktarılırken devamında da: Ben sürgündeki Kosovalı Arnavutların lideriyim ve Makedonya ile Arnavutluk’taki mülteci kamplarında bulunan insanlar beni desteklemektedir diyordu. Benim görevim tüm lider yöneticilerin ülke dışında olduklarından Kosova için siyasi hayatı koordine ve organize etmektir diyordu.
Beklediğim oluyordu. Radyo, Yugoslav Ordusunun, Kosova’dan ordu ve polisinin kısmen geri çekme kararını yayınlıyordu.” Kosova’da terör güçleri dağıtılmıştır” gerekçesi de açıklamaya ekleniyordu.
Savaşın sona ermesini sabırsızlıkla bekliyordum. Birkaç gün içerisinde barışın geleceğini umuyordum. Hâlbuki aylar geçiyordu bu gerçekleşmiyordu. Pes edeceklerine var gücümle inanıyordum. Bu densizlerin akıl almaz yanlışa saplandığı her yönüyle belli oluyordu.
Yugoslavya Hükümeti Başbakan Vekilliği görevinden alınmış Vuk Draşkoviç’in partisi de bu konuda açıklama yapıyor ve bombalamanın bitmesine saatler kalmıştır ve G8-lerin ilkeleri kabul edilecektir diyordu. Umutlanıyordum. İşin içinde olan bir kişiden bu bilgiler dünyaya veriliyordu. NATO Belgrat’a beş koşul koymuştu. Bunları yerine getirmesini istiyordu. Bu koşullar ağır olduğu için Miloşeviç’in pek çabuk buna razı olacağına inanmadıkları belli olmuştu. Yine üzülüyordum. Ama dinlediğim Sırp kaynaklı dünyaya ve NATO’ya hakaret dolu haberlerde savaş söyleminin yavaş yavaş hafiflediği görülüyordu. Tek hakaret ve nefret dolu ses olarak faşist cani Radikallerin başı Vojislav Şeşelj ortalıkta kalmıştı. Artık Sırp medyaları Arnavutların etnik temizlenmesi, öldürülmeleri, yok edilmeleri gibi laflar etmiyordu.
PERŞEMBE 13 MAYIS: Düşünüyorum. Sırbistan yenilgiyi kabul edip imzalarsa ne olur diye. Hiç aklım ermiyor olacaklardan. Haberlerden Sırbistan bu imzayı atarsa Kosova’yı elden çıkarmak zorunda kalacaktır diye fikirler üretiliyordu. Ama daha da radikalizmin büyüyeceğini de diyenler vardı. Burada hiçbir zaman barış oturmayacak ve Sırpların devamlı seferberlik düzenleyerek Kosova’yı geri almak isteyeceklerini düşünenler de vardı. Bundan Kosova’da ve Sırbistan’da gerçek demokrasinin yuvalanmasına şans tanınmıyordu. Ben bu fikirlerle uzlaşmıyordum. Yapılanların bir hata olduğunu ve sular durulduktan sonra insanların da sağduyulu davranacağına inanıyordum. Çünkü ağır siyasi ve askeri yenilgi sonrası Kosova’yı da elden çıkarmalarıyla Sırp milletinin başta milliyetçi zirve tabakasının milliyetçi şoven siyaseti ele alıp dışlayacaklarına inanıyordum. Çünkü bunca yıldır yaşayan bir örneksel Yugoslavya’nın fertleriydi onlar.
Bu akşam düşünemez hale geldim. Prizren’e bombalar yağıyordu. Şehrin sanayi bölgesinde “Printeks” Tekstil Fabrikası, “Famipa” Metal ve Plastik Fabrikası, Tiren garı, Hasan Beg’in değirmeni yanındaki motel bombalanıyordu. Buraları şehrin batısında barındığım evin yakınında olan yerler olduğu için oturduğum kanepede her bomba sonrası yerimden zıplamak zorunda kalıyordum. Ev sallanıyor camlar yerinden oynuyordu. Evdeki jeneratör daha sonra açıldı ve televizyonu izlemeye başlamıştık. Çanak antenden Türkiye televizyonlarından Yugoslavya Hükümetinin haberleri veriliyordu. Bu hafta sonunda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi toplanacaktı. G8-lerin hazırlamış oldukları yedi noktalık Rezolusyonun kabul edileceği açıklanıyordu. Miloşeviç’in G8-lerin tüm koşullarını kabul etmeye hazır olduğu vurgulanıyordu. Sadece Sırp kamuoyuna bunu nasıl açıklayacağı konusunda endişeli olduğu bildiriliyordu. Yanı sıra Sırbistan Hükümetinden Vojislav Şeşelj’in dışlanması ve onun yerine bundan birkaç gün önce Federal Hükümetteki Başbakanlık Vekili görevinden alınmış Vuk Draşkoviç’in getirilmesi hazırlandığı bilgileri veriliyordu.
Huzurumuz yerine geliyor diye düşünürken Prizren yakınlığında Priştine yolu kenarında bulunan Korisha’dan kötü haberler gelmeye başlamıştı. Orada elliden fazla Arnavut’un NATO bombalarından öldüğünü öğreniyordum. Onlar Sırplar tarafından canlı kalkan olarak kullanıldılar. Bu durum suçsuz sivil Kosovalıların yerden de havadan da öldürülmekte olduğunu gösteriyordu. Umudumuz tükeniyordu. Daha sonra anlaşıldı ki yerdeki Sırp birlikleri bu masum insanları canlı kalkan olarak kullanmış kendi tanklarının keşfedildiği yerden tankları çekerek oraya sivilleri kurtarıyor diye götürmüştü. NATO ise önceden tespit etmiş olduğu hedefe bomba atarak sivilleri vurmuştu.
Bugün Kosova’da şehirlerde ve dağ köylerinde olmakla ahalinin üçte biri kalmıştı. Sırp rejimi Kosovalıları kovmada planladığından her halde daha fazlasını gerçekleştirmeyi beceriyordu. NATO bombalaması buna bir bahaneydi. Sırpların Kosovalılara yaptıklarından sonra burada Kosova’da Sırp yönetimi altında kalmak isteyen insan bulmak zor olacaktı. Bilmem bu yönetim nereye kadar insanların birbirlerini yok etmelerine izin verecekti. Kosova’da hiçbir yaşam umudu kalmamıştı. Ne zaman ölümünü ya da kovulmanın kapımızı çalacağını artık bekliyorduk. Gelen haberlerden yine de ufukta durumun değişeceği gibi gelen işaretler umutlanmamıza neden oluyordu. Duygularımız ve umutlarımız çok değişken oluyordu.
CUMARTESİ 15 MAYIS: Artık günleri de bilemiyordum. Çünkü günler birbirine benzemeye başlamıştı. Uyumakta zorluk çekiyordum. Bugün Prizren hastanesinin morgunda Korisha’da ölenleri ve hastanedeki yaralıları anlattılar. Kor olmuş çocuk cesetleri, ayaksız bacaksız kolsuz kalmış kadınları ve çocukları anlattılar. Hastanede çalışan hemşireler bunu görmüştü. Anlatılanlar resim olarak önümde canlanıyordu. Korisha olaylarını hemşirelere anlatan Sırplar “İşte sizin çağırdığınız NATO ne yapıyor. Sivilleri öldürüyor, yakıyor, yıkıyor” diye demişlerdi. Yabancı radyolar NATO’nun bu bombalaması sırasında yüz kadar sivilin öldüğünü bildiriyordu. Onlarca insanın da yaralandığı veriliyordu. Köy yanındaki koruda dört yüz kadar Arnavut gizlenmiş konvoy olarak Arnavutluğa gitmeye hazırlanırken Sırp polisi tarafından tuzağa düşürülerek bundan önce tank ve zırhlı araçların bulunduğu alana getirilerek NATO’ya tuzak kurmuşlardı. NATO bu tuzağa yakalanmıştı. Korisha köyü Prizren’den beş kilometre uzakta bir köydür. Uyumak mümkün değildi. Çocuklarımın hayal sesleri canlanıyordu. Beni ve annelerini ne kadar özlemiş olduklarını biliyordum. Onlar da bizim seslerimizi hayal eder mi acaba? Hayal etmezler mi? Çünkü anne ve babası savaşın ortasında kalmış telefondan bile seslerini duyamıyorlardı. Ödlerinin kopmasından korkuyordum. Bizim ekmeğimiz suyumuz var mı diye derler mi? Herhalde gönderdiğim haberler onları rahatlatmıştır. Ama o haberlerden bu yana sonsuz kadar bir zaman mesafesi örülmüştü. Onlar, “Baba biz sağ ve iyiyiz. Derdimiz siz ve anneanne ile babaanne, dede ve teyzelerim” diye sesleri geliyordu. Uyuyakalmak mümkün olmuyordu.
En çok düşündüğüm ve sakındığım mesele savaşın karada başlamasıydı. Ortada iki güçlü rakip vardı. Biri NATO ötekisi eski Yugoslavya’nın tüm silahlarını zapt etmiş Avrupa’nın dördüncü silah gücü sayılan Miloşeviç kuvvetlerinin Kosova’da karşı karşıya gelmesiydi. Bundan sadece ben değil herkes korkuyordu. Bugün radyolardan aldığım haberler biraz daha rahatlatıcı oluyordu. Kosova’da kara savaşının olmayacağını bildiriyorlardı. Çünkü bugün Kosova’ya ilk kere Birleşmiş Milletler Örgütü temsilcileri girebilmişti. Bu büyük bir gevşeme olarak algılanıyordu. Belki insancıl yardımların gelmesi de başlar diye düşünüyordum. Bu insanların gıda tedarikini biraz rahatlatmış olacaktı. Ekmeksiz susuz kalanlara yardım eli uzatılacaktı. Annemdekilerin nasıl olduklarını öğrenemiyordum. Belki annem artık sabahın köründe ekmek sırasından kurtulacaktı. Uzun zamandan sonra daha da umutlanmaya başlıyordum. Çünkü Miloşeviç’in NATO’nun tüm koşullarını kabul etmeye yanaşmakta olduğu fısıldanıyordu. Savaşın karaya taşınması olasılığı azalıyordu.
PAZARTESİ 17 MAYIS: Yugoslav resmilerinden uluslararası istemleri kabul ettikleri işaretleri verilmiyordu. Savaşın noktalanması için uluslar arası etkinlikler hızlanmıştı. Yabancı radyolardan Sırp kuvvetleri tarafından kovulmuşların dramatik öyküleri veriliyordu. Sırp radyoları hala yengilerden söz ediyordu. Yalan ustaları, milli, devlet ve ordu birliğinden NATO’ya karşı yengilerinden ve “Arnavut teröristleri” ile UÇK’yı yok etmelerinden söz ediyordu. Dinlediğim Sırp radyosu Miloşeviç’in ordusu ve polisinin eylemlerini yüceltiyor Miloşeviç ve öteki Sırp yöneticiler bu birliklerin komutanlarına takdirnameler veriyordu. Ben yabancı radyoları dinlediğimden bu yalanlara inanacak değildim. Hatta Korisha’da koruda gizlenmiş olan Arnavut konvoyunu Sırp polisi aldatarak tarım kooperatifinin avlusuna getirerek kalkan olarak kullandığını da biliyordum.
ÇARŞAMBA 19 MAYIS: Sırbistan’da çocukları Kosova’ya savaşa yollanan ana babalar protestoları başlıyordu. Çocuklarının Kosova’dan geri alınmasını istiyorlardı. Ellerinde yüzlerce ölmüş çocuklarının fotoğrafları olduğu haberi veriliyordu. Bu protestolardan sonra Kosova’dan bin kadar yedek askerin geri geldiği anlatılıyordu. Giderek daha fazla ölen çocuklarının Kosova’dan geri getirilmesiyle durumdan memnun olmadıklarını bildiriyorlardı. Bu durumdan memnun olmayan Yugoslavya Ordusu bu protestocuların gösterisini “aldatılmışların gösterisi” olarak ilan ediyordu. Bu protestoların yasak olduğu ve organize edenlerin ağır cezalanacakları, savaşta böyle protestoların yasak olduğu bildiriliyordu. Ama bu protestolar Sırp milletinin memnuniyetsizliğinin bir göstergesi ve Miloşeviç rejiminin giderek desteğini kaybetmekte olduğunu gösteriyordu.
PERŞEMBE 20 MAYIS: NATO hava hücumunu artırıyordu. Belgrat ve Kosova’da birçok hedefler ağır bombardımana tutulmuştu ve her iki tarafta ölenlerin olduğu bildiriliyordu. Ve Miloşeviç’in G8-lerin planını ve Birleşmiş Milletlerin istediklerinin kabul etmeyeceği duyuluyordu. O gerekirse yüz binlerce askerini kurban etmeye hazır olduğunu söylüyor anlaşma imzalandıktan sonra Kosova’yı tüm Sırpların bırakacağı bilincindeydi.
.
CUMA 21 MAYIS: Yenilmiş duruma gelmesine karşın Miloşeviç yine imzada kazançlı çıkmak için elinden geleni yapmakta olduğu duyuruluyordu. Pazarlıktaki Kosova ve Kosovalılardı. Onlar dünyanın dört köşesine dağılmış, Kosova’da kalmışlarda perişan haldeydiler. Diplomatik etkinlikler sürerken Kosovalı Arnavutların UÇK’sı da Lab, Dukacin Ovası ve Ferizovik-Kaçanik yöresinde savaş sahasına sızmış Sırp polis ve askerleriyle savaşı başlatıyordu. Şimdiye dek sadece havadan jetlerden saklanan Sırp birlikleri kayıplar vermeye başlıyordu.
Batı Miloşeviç’le müzakereyi kesiyordu. Ondan sadece önüne koyulan beş istemi kabul etmesi isteniyordu.
PAZARTESİ 24 MAYIS: NATO hava hareketinin üçüncü ayının ilk gününe giriyorduk. Sonuçlar yıkıcıydı. Kosova’dan Kosovalıların yarısı kovulmuş Makedonya, Arnavutluk ve dünyanın dört köşesinde yer bularak mülteci durumuna düşmüşlerdi. Verilen verilere göre on binden fazla Kosovalı öldürülmüştü. Elektrik kesintileri başlamıştı ama kaldığım ev halkı her şey öngörmüş ve jeneratör zamanında sağlamıştı. Sırbistan’ın daha büyük şehirlerinde elektrik kesintileri büyük rahatsızlık yaratıyordu. NATO psikolojik savaşı sürdürüyordu. Artık elektrik ve su şebekeleri hedef oluyordu. Hedef insanlar değil rejimdi. Ama olan sıradan insanlara oluyordu. Yüksek binalardaki apartmanlarda oturanların şartları yaşanmaz duruma geliyordu. Bazı yerlerde terslikler ve pislikler pencerelerden aşağı atılıyordu. Üç bin kadar yedek askerde Kosova’ya göreve dönmeyi ret ediyordu.
Kosova ve Makedonya sınırından gelen haberler yeniden kovulan Kosovalılar dalgasından söz ediyordu. Uçaklara karşı gelemeyen Sırplar yerdeki halktan öç alıyordu. Yoğun olarak Kosovalıların sınır dışı edilmeleri devam ediyordu.
ÇARŞAMBA 26 MAYIS: Uluslar arası topluluk Kosova Savaşını noktalandırmak için çaba sunarken, Lahey Mahkemesi Bosna’da, Hırvatistan’da ve Kosova’da savaş suçları iddianamesiyle Slobodan Miloşeviç’e dava açtı. Bu haberi yabancı radyolar açıklarken dinlediğim Belgrat radyosu bunu dile almıyordu. Federal Yugoslavya’nın eski Başbakanı Milan Paniç ise davalı Miloşeviç’in davasının Belgrat’ta görülmesinden söz ediyordu. Çünkü onu “milli çıkarlardan ötürü” çocuklarını kaybetmiş olan ana babalar mahkûm etmeliler diyordu.
Çok korktuğum günlerdi. Saray sokağında annem ve kardeşim ile ailesi vardı. Ben de düşsel o sokaktaydım. O sokakta hayat var mıydı? Güvenli olunabilinir miydi? Oraya nerden nereye ama Sırp kardeşlerine yardıma koşan Ukraynalılar gelmişti. Alçak oda pencereleri sokağa bakıyordu. Demir parmaklıkları da yoktu pencerenin. Onları bir perde nasıl koruyacaktı. Hiç bir şey belli değildi. Ukraynalı caniler o pencereden içeriye girebilirdi. Para veya başka değerli eşyalar aradıkları için annemi kesebilirlerdi, vurabilirlerdi, öldürebilirlerdi. O alçak pencerenin yanından geçmişlerdi. Belki kimse bu Aleksovlara yalan söylemişti. Çok kötü mü göstermişti bu masum insanları. Yoksa onlar Ukrayna’nın hırsızları mıydı? Hiçbir suçu olmayanların peşine düşmüşlerdi. Hiçbir zaman görmedikleri duymadıkları insanların peşine sadece Müslüman kendilerinin de Ortodoks olduklarından ta Ukrayna’dan Prizren’e gelmişlerdi. Aralarında belki de papazlar vardı. Annemler Allah’a şükür evden kaçmış komşumuz Fevzilerin evlerinin daha derinde içerilerde olan bir yerine sığınmışlardı. Prizren’e gelen Ukraynalılar canilerdi. O gün 16 Mayıs tarihinde annemin sokağından Ukraynalılar geçmiş eylem yapmışlardı. Saray sokağından Bülbül dere bayırına geçmişlerdi. Orada eve bir eve dalarak Enes ve Fatmir kardeşleri banyolarında öldürmüşlerdi. Enes onlarca yıl süren Miloşeviç baskıcı rejimi döneminde Mehmet Paşa hamamının önünde döviz alıp satıyordu. Ailesini besleyebilmek için döviz karaborsacılığı yapıyordu. Ukraynalılar tarafından öldürüldüğünü duyduğumda onun döviz alım satım işlerindeki resmi gözlerimde canlanmıştı.
Tuzsuz semti Svilen dağının en alçak tepelerinde Prizren’in batısında çok değerli üzüm ve kiraz bağlarının bulunduğu yerde kurulmuştu.1970 ila 1980 yılları döneminde bağlardan iz kalmamıştı. O yerler yeni bir semte dönüşmüştü. Sakinlerinin çoğunu etraf köylerden yerleşenler oluşturuyordu. Şehirli sayısı azdı. Bu semt bağların üzerine oturmuş yeni bir dünya olmuştu. Etnik temiz yerleşim yeri olarak Sırpların gözüne batmıştı. Semtin sakinlerinin çoğu evlerini hala terk etmemişti. Artı etraftaki köylerden ve Opola’dan mültecileri de evlerine kabul etmişlerdi. Daha 24 Nisan tarihinde Prizrendeki Sırp birlikleri savaş psikolojisi baskısı uygulamak eylemleri çerçevesinde Tuzsuzda elli genci tutuklamış Bajdarhana semtinde tutuklular kampına dönüştürdükleri Spor Sarayı’na kapamışlardı. Sonra da bu ve daha başka tutuklananları Arnavutluk sınırı istikametinde NATO’dan kendilerini savunma için açtıkları mevzilerin kazınmasında çalıştırmaya götürmüşlerdi. Tuzsuzda bu nedenle bir gergin hava sürüyordu. Direnişçilerin çıkışları oluyordu. Prizren’deki Sırp birlikleri komutası daha geniş bir önlem almaya karar vermiş ve direnişçileri caydırmak istiyordu.
26 Mayıs günlerden cumaydı. Sabah’ın erken saatlerinde Sırp birlikleri Tuzsuza girmişlerdi. Ordu ve paramiliterler Tuzsuz semtinde evden eve giriyordu. Ve bu hamlelerinde iki yüz kırk beş eve girerek yağmalamış, talan etmiş evleri yakmışlardı. Girdikleri evlerde kadınları erkeklerden ayırarak erkekleri dövdükten, eziyet çektirdikten sonra bazılarını kurşuna diziyorlardı. Bu operasyonlarını o cuma günü akşama kadar gerçekleştirmişlerdi. Tuzsuzda hala evlerinde olan sakinler bu katliamdan çok korkmuşlardı. Olayların tanıkları katliama katılanların yeşil üniformalı ve maskeli olduklarını görmüş kaçacak yer arıyorlardı. Paramiliterler başlarına boyunluk koymuş makineli tüfekleriyle eyleme katılıyordu. Bu planlanmış bir eylemdi. Eylemi albaylar düzeyinde komuta, Prizren’deki birliklerin en üst kademeli subayları planlamıştı. Tuzsuz semtinin ana sokağının ucunda bulunan bir evde aileden altı kişiyi kurşuna dizmişlerdi. Daldıkları evlerde paramiliterler ve özel operasyonlar birliği mensupları sakinlerden zorla para istemeye başlamışlardı. Sözü edilen evde kadınlardan 2000 DM daha birinden de 1500 DM para almışlardı. Para verilmezse kurşuna dizme tehdidi savruluyordu. Ve ardından evlerini boşaltmaları isteniyordu. Erkeklerin karınlarına ve kafalarına tüfek kundaklarıyla vururken kadınları evlerden uzaklaştırıyorlardı. Kadınlar evden uzaklaşırlarken tüfek ve makineli tüfek seslerini duyuyorlardı. Erkekler dövüldükten sonra ellerini yukarı kaldırmaları emri sonrasında duvarda kurşuna diziliyorlardı. 26 Mayıs gününde Tuzsuzda evlerin içinde, önlerinde ve sokaklarında yirmi beş kişiyi kurşuna dizmişlerdi.
Tuzsuz semtinden şehre çok kötü haberler yayılıyordu. Bacanağım ailesiyle o semtte yaşıyordu. Kayınbabam akşam saatlerinde berber dükkânında duyduğu haberlerden çok rahatsızdı. Önemli bir olayın olduğunu sezmişti. Akşam karanlığıyla birlikte barındığım eve yeni konuklar gelmişti. Baldızım ve çocukları, kayınçomun kayınvalidesi ve kardeşleri de gelmişti. Kayınbabamın daha ortalıkta olan evinde daha güvenli olacaklarını hesaplamışlardı.
Tuzsuzdaki tüm sakinler çok korkmuştu. Koca adam bacanağım çocuk gibi ağlıyordu. Sırp birlikleri akşam saatlerinde ancak Tuzsuzdan ayrılmış ve kaçmak fırsatı bulduklarını anlatıyordu. Sırp birlikleri Tuzsuzdan ayrılırken oraya bir kamyonun geldiğini ve infaz edilmiş erkeklerin cesetlerini toplayarak götürdüklerini duyduğunu bildiriyordu. Kamyon şoförü ve onun sekiz sivil yardımcısının ev ev cesetleri toplayarak çuval gibi omuzlarına atarak kamyona yüklediklerini anlatıyordu. Kamyonun açık arka kapağında görülen cesetleri de bir kameramanın kaydettiği görülmüştü. Bacanağım aralıklarla kendine geliyor ve ağlamaktan kendini alamıyordu. Can derdine düşmüştü. Onu teselli etmek korkusunu dağıtmak bize düşüyordu.
—Korkma dedim. Burada hepimize ne olursa sana da olur diye.
—Hayır, bunların gözleri bizde ve buraya da gelirlerse beni alıp götürür, kurşuna dizerler demişti.
Bu akşam kayınbabamın evinde yirmi kişinin üstünde fert ile üç aileyi oluşturuyorduk. Kayınbabam hepimizi kucaklamıştı. Herkese çok dikkatli davranıyordu. Ben ve eşim askerlerinin evimizi işgal etmesinden ötürü orada kalmak zorundaydık. Bacanağım Tuzsuz olayı sonrası geldi. Köy kökenli Arnavut’tu. Kayınçomun kayınbabası şehirli bir Arnavut’tu. Bizler de Türk’tük. Üst kimliklerimiz Müslüman’dı. Alt kimliklerimiz farklıydı. Sırp bunu fark etmişti. Buna göre insanlara muamele ediyordu. Tabakhane’de Kutup Musa Tekkesi yanındaki evlerine canilerin girmesi tehlikesi olduğundan kayınçomun kayınvalidesi de kayınbabamın bu evine sığınmıştı. O günlerde ülkenin güney bölgelerine Kosova’ya Hırvatistan ve Bosnalı Sırp mültecilerini yerleştirmeyi istiyorlardı. Belli sayıda Arnavutları önlerine katarak ilerlemeyi kafalarına koymuştu. Bunu hepimiz biliyorduk. Ama Tuzsuz olayı sonrasında bacanağımın kafasına yerleşen fikir ve kanı onu huzursuz ediyordu. Sakin olamıyordu. Gözlerini kapayamıyordu.
Artık ne yazık ki gözleri kapalı olduğu gibi zihinleri de bir sarmaşık düşünceler dizisi sayesinde zapt edilmiş insanlar kaplamıştı şehrin bütün mekânlarını. Bize en yakın olan bir yerde Tuzsuzda da kan emmede şehrimizde de aşırdılar her şeyi. Çoğalttılar katık maddelerini. Var olan yarım lokma ekmeğini almak isteyecek öyle çok kişi vardı ki. Öyle ya… Ben olmasam o, o olmasa çocuğum, eşim, anam, babama getirdiler durumu. Beynimizde ki benliği de gizlediler adeta. Düşmanlaşma korkusunu çoktandır yaymışlar oturtmuşlardı bile.
Sonuç olarak anlatmak istediğim Sırplar şimdi eğer bir şeyi almak istiyorsa bunu en aşağılık şekilde bile olsa alıyordu. Biz onlara canımızı vermeme gücüne sahip değildik. Ama bacanağım hepimizden daha da kötü hislerle doluydu. O köy kökenli Arnavut’tu. Şehirliler aile çevresine girmesine karşın kendini güvenli hissetmiyordu. Kayınbabamın demir sokak kapısının bütün rezelerini rezelemiş ve ek demir çubuklarını o bir daha kuvvetlendirmişti. Buna karşın kendini en az güvenli hissediyordu. Ne yapsak ne etsek ondan bunu atamıyorduk. O Sırpların köylü Arnavutları ilk hedef edindiklerini biliyordu. Ve bulunduğumuz eve dalsalar ilk öldürecekler kişi olarak kendini görüyordu. Aksini ne kadar söylesek söyleyelim kandıramıyorduk. Ona kayınçomun kayınbabası Kutup Musa Türbesi Şeyhi Cahit Bey’in sözleri de yetmiyordu. Bu dönem utanç verici savaşlar dönemiydi. Makedonya’da ve Arnavutlukta kapalı kamplara yerleşen rahatlıyor gibi sanılıyordu çünkü canını kurtarıyordu. Bu dünyada böyle yerleşmek zorunda bırakılmıştık. Bacanağım bunu kafasına koymuş kampa gitmek istiyordu. Gitme ya da git, kal ya da git diyebilecek kadar aklımız fikrimiz yoktu. Savaşın içindeydik. Annem ve yakınlarımdan kimseyi kaybetmediğim için çok mutlu oluyordum. Bacanağım kadar korku içinde yaşayanları biliyorum. Çünkü bu dertten çok çekenler olmuştu. Beni son günlerde en çok etkileyen ve üzen burnumun ucunda bu olagelenlerdi. Bacanağımın içine yerleşen korku kadar da korkunun içime yerleştiği günler çoktu.
Bu ülkeyi asla bırakmak istemiyorum; kardeşlerimin tümü bu topraklarda yatıyor, Kül olup dağılacağım yer burası olacaktır diyor demesine ama bacanağım gitmek istiyordu. Savaş çığlıkları kulaklarımızda zonkluyordu. Soluk yüzlerle karşılaşmaktan korkuluyordu. Bu topraklarda yüzyıllardır yaşayanları bir yana itip, kendi yenidünyalarını kurmak isteyenler vardı. Ve bu yenidünyanın içinde bazılarımıza yer yoktu. Tel örgülerle çevrili Arnavutlukta ve Makedonya’da özel bölgeler ayrılmıştı bizlere de.
Ertesi gün bacanağım aldı çocuklarını, karısını evine kadar gitmeye cesaret etti. Fiat arabasına eşyalarını yükledi ve Arnavutluk yolunu tuttu. Bu durum başkaydı. İçimizdekilerdenler gidiyordu. Ayrı düşüyorduk. Gözler belirsiz bir noktaya dikilmişti. Bilinmeyen bir yere gidiyorlardı. Kayınbabamın, kayınvalidemin kızı, eşimin baldızlarımın kayınçomun kardeşi ve ailesi gidiyordu. Bu durum şimdiye dek yaşadıklarımızdan farklı bambaşkaydı. Bilemezsiniz bunun acısını. Akıllar dağınıktı nereye gitsek, ne yapsak bilemiyorduk.
Tuzsuzda yüzlerce yakılmış yıkılmış ev vardı. Kapıların girişlerinde, eşiklerinde kan izleri çoktu. Öldürülenlerin cesetleri ortalıkta yoktu. İki gün sonra yirmi beş cesedin şehir hastanesinin morgunda olduğu haberi geldi. Tuzsuz semti sakinleri ölülerini hastanenin morgundan aldılar.
Sabah erkenden bacanağım ailesi ve çocuklarıyla kayınbabamın evinden çıkmıştı. Kayınbabamın sokağından da birçok köy kökenli ailelerden gençler çoluk çocuğunu alarak aynı yola koyulmuştu. Bilmem ama içimde çok tuhaf bir duygu vardı. Bu duygu askerler tarafından evimden kovulurken mahalleden hepimizin çıkmasına mahallede sadece iki Sırp ailenin evlerinde kalmasına benzemiyordu. Evlerin bu sokaktan boşalması beni başka duygulara kaptırıyordu. İçimde büyük bir boşluk beliriyordu. Bu en yeni durum kendi evimden çıktığımdan daha ağır ta yüreğime iniyordu. Kendi evimden çıkarken bu işi hala geçici, şaka gibi algılıyordum.
Bu kez kayınbabamın mahallesinin boşalması beni ta eski Saray Sokağı mahallemdeki anılarımın tazelenmesine neden oluyordu.1960 ila 1962 yıllarını geri getiriyordu. O zaman sınıfımın sıralarından arkadaşlarım her yeni eğitim öğretim yılı başlangıcında birer birer azalıyordu. Her yeni okul yılı başlar başlamaz boş sıralardaki eski arkadaşlarımın İstanbul’a göç ettikleri ve bir daha geri dönmeyeceklerini anlıyordum. İçimde öyle derin boşluklar oluşuyordu ki. Anlatamam ama… Mahallemizin kaptanı Hayrişko’nun göçü, mahallemizden onun gitmesi en zordu. O mahallemizin kaptanı komutanıydı. Her emrini yerine getirdiğim bir reisimiz, arkadaşımızdı. Şimdi bana kim emredecekti. Ve beni futbol takımımızın büyükler takımının en küçüğü olarak kalede olmamı ve yerlere yuvarlanarak en başarılı kaleci olmama kim emir verecekti. Maçtan sonra üstüm başım, dizlerim, kol dirseklerimin kana revan olmasına, çıplak ayaklarımın yaralı kanlı olmasına, pantolonlarımın devamlı yamalarının yırtılmasına, başarılı kaleci olmama kim destek verecek ve beni başarılı kılacaktı. Bu özlem bu hasret beni yeniden sarıyordu. Bu manadır ruhumu kaplıyordu. İşte beni bugün kayınbabamın sokağından küme küme ailelerin Arnavutluk yolunu tutmaları bu hislerle yüklemişti. İçim tam anlamıyla bomboş oluyordu. İçim boşalmıştı bile. Bomboştu.
Yine akşam olmuştu. Eve kapanmıştık. Kimseden ses seda çıkmıyordu. Çocuklar hariç. Onlar korkusuzdu. Büyükler yüz yüze bakışıyordu. Gözler konuşuyordu. Hepimizin içinde çok büyük bir korku oturmuştu. Kayınçomun kayınvalidesi bana demişti.
—Şecaidin efendi, bizi kurtarırsa Türk askeri kurtarır. Bir gün gelecek kapımızı Mehmetçik çalacak, bana ‘günaydın abla diyecek’ demez mi! Bir baktım kadına. Beni avutuyor, ciddiyetsiz diye düşünmüştüm. Bu korkulu, umutsuz günlerde aklını mı kaçırdı yoksa. Çok mu korkuyordu. Ve bu melek yüzlü kadının dedikleri gerçekleşince, bir gün Mehmetçikler şehre ayak basınca çok düşünmüştüm sonra. Melek miydi? Bu kadın ermişti. Ne can insandı. Can alacak yerime söz kondurmuştu. Bunca insanın canına okunuyordu. Aklım ermezdi böyle bir düşsel umuda. Anladım ki çok temiz kalplı biriymiş. Savaş ortasında geleceği söylemeye cesaret etmişti ve tutturmuştu.
Not:
1.dalbasti ile sumbuluş Prizren ağzında yer alan şekliyle çok lezzetli kiraz çeşitleridir.
2.pitalka Prizren’de fırıncı dükkânlarında pişirilen ve satılan özel pide çeşididir.
3.fılıya Balkanlarda yapması meşakatlı özel bir börektir.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|