|
Dünyanın önemli siyasi-askeri coğrafya uzmanlarından Harold
McKinder, dünyanın kıtasal kütlesi Avrasya’yı dünya egemenliğine giden yolun
merkezi saymıştı; Avrasya’nın kilit noktası olarak da Balkanlar-Doğu Avrupa’yı
göstermişti.
Sosyalizmin geri çekilişi, kapitalist neo-liberal iktisadın
“güç boşluklarını(!)” teker teker ele geçirmeye çalışması Balkanlarda son
yıllarda yaşanan gelişmelerin ana eksenini oluşturuyor. 20. yüzyılın başında
büyük trajedilere sahne olan Balkan toprakları, aynı yüzyılın sonunda
emperyalizmin kirli yüzü ile bir defa daha karşılaştı; patlak veren kanlı iç
savaş ve NATO müdahalesi çerçevesinde bölgenin yeniden şekillendirilmesi
günümüze kadar uzayan bir süreci içermektedir. Kosova sorunu, bu şekillendirme
zincirinin son halkası olarak karşımızda duruyor.
Balkanlar, tarihsel olarak Roma medeniyeti kuşağı içinde yer
alan bir bölgedir. Latin ve Rum, Katolik ve Ortodoksluk merkezlerinin birleşme
hattındadır. Bizans’ın yarattığı rönesansın Roma medeniyetini daha doğuya
taşıması, bunun ardından Osmanlı-Kayı boylarının İslam medeniyetindeki toprak
düzeniyle, Bizans-Roma medeniyetindeki üst yapı kurumlarının sentezini
yaratması, Balkanların Ortadoğu ile yakın etkileşiminin uygarlık tarihindeki
izdüşümleridir. Balkanlarla Ortadoğu’nun yakın etkileşimi, geçmişten günümüze
dünya siyasetinin belirleyici unsurlarından biridir.
Osmanlı tarihinin maddesi olan toprak sistemi, toprak
ekonomi biçimi; İslam medeniyetindeki toprak sisteminin barbarlık süzgecinden
geçirilmiş biçimiydi. Medeniyet-sınıflı toplum bozulmasına uğramamış
Osmanlılığın Balkanlardaki bezirganlaşmış yönetime karşı halk tarafından
sempatiyle benimsenmesi, Horasan erenlerinin Balkan fetihlerindeki ilkel
komunacı rolleri, Balkan tarihinde önemli izler bırakmıştır.
Sadece eşitlikçi İslam tarikatları Balkanlarda etkili olmuş
değildir. Daha önce de belirtildiği gibi Balkanlar, Orta-Batı Avrupa’yı
etkileyen Roma medeniyeti ile doğudan gelen İslam medeniyetinin coğrafi kesişme
noktasındadır. Hristiyan dünyasının ilkel komünal dinsel hareketleri olan
Katharlar ve Rafızi hareketleri de temellerini Balkanlardan alan hareketlerdir.
Sparta’da pratik, Atina’da ise düşünsel anlamda güçlü bir ilkel komünal-Stoacı
ahlak anlayışı mevcuttu. Stoacılık, daha sonraları ortaya çıkan anarşizmin ve
ütopik sosyalizmin temellerini oluşturan bir felsefedir. Bu temellerden kök
alan Kathar hareketinin başlangıcı, 10. yüzyılın ilk yarısında yeni doğan
feodaliteye karşı bir köylü direnmesi olarak Bulgaristan’da başlamıştır. Bosna
topraklarında yaşayan Bogomil mezhebi de Kathar kökenli bir mezheptir.
Güney Slavları, göçlerle birlikte Balkan yarımadasına
inmişlerdi. Barbar toplum yapısındaydılar, demokratik yöntemlerle
yönetiliyorlardı. Bizans’ın bezirganlaşmış yönetim anlayışı zamanla bu toplumda
da değişimlere yol açmıştır. Almanya ile Bizans arasındaki ticaret yolunun
zamanla Bulgar prenslerinin ellerine geçmesi, Bulgar yönetici sınıflarında
zenginliği artırmıştır. Yunanlı bir yazar bu konuda şunu yazmıştır: “Bulgarların hepsi tüccar oldu. Bu yüzden de
aralarında bencillik ve ahlak bozukluğu başladı.”
Balkanlarda Hristiyanlığın yayılması da bu dönemlere denk
düşmüştür. Doğuştan gerici nitelikte olan Hristiyanlık, Balkan coğrafyasının
egemen sınıflarının gücünü artırma işlevi görmüştür. “İyi ile kötü arasındaki çekişme, bir yanda feodal kast ve zengin
bezirganlar, öte yandan da sömürülen halk; ya da sınıflara bölünmüş yeni toplum
ile eşitlikten yana olan eski düzen arasındaki karşıtlığın sembolü oldu”(Max
Beer, Sosyalizmin ve Sosyal Mücadelelerin Tarihi). 10. yüzyılın ortasında
Bogomil isimli bir kişinin kurduğu hareket, zamanla Sırbistan ve Bosna’ya kadar
yayıldı.
“10. yüzyılın sonunda
ortodoks papazları, Bogomilcileri, yetkililerin sözünü dinlememek; zenginleri
suçlamak; toprak sahibi senyörlerin onuruna saldırmak; dinsiz saydıkları devlet
memurlarını küçümsemek ve köleleri efendilerine hizmet etmemeye kışkırtmakla
suçladılar”(Max Beer, a.g.e).
Balkanlarda Bogomilcilere, Katharlara ve Rafızilere karşı
kovuşturmalar, Vatikan’ın emriyle başlatıldı ve 15. yüzyıla kadar devam etti.
Papalığın sadık gücü Macar haçlı ordularının Bosna’da, Makedonya’da,
Sırbistan’da Bogomil ve Katharcılara karşı giriştikleri katliamlar, yerel
yöneticilerin, valilerin, prenslerin kendi serflerine yaptıkları muamele sonucu
bölge halkları, eşitlikçi derviş-alpleri, ilkel komunacı İslam tarikatlarını
kendilerine yakın bulmuşlardır. Osmanlı orduları 1460’larda Balkanlara
girdiklerinde Bogomiller İslam’ı tercih etmiş, İslam’a geçmeyen diğer halklar
da Osmanlı yönetimini kabul etmişlerdir.
Osmanlılıkta toprak yönetiminin dirlikçi-eşitlikçi
anlayıştan çıkarak kesim düzenine doğru yol alması, devlet içinde rüşvet ve
huzursuzluk, Balkan topraklarının uzun yıllar boyunca Avusturya ile yapılan
savaşların sahası haline gelmesi Balkan toplumlarında ilk hoşnutsuzluk tohumlarını
atmıştır. Modern sınıfların oluşumuna giden yolda, Balkan ülkelerinde oluşan
ticaret burjuvazisi ve Batıdaki burjuva-ulusçu akımların etkisi, zamanla
Balkanlarda milliyetçi isyanları beraberinde getirmiştir.
Balkan halklarının ulusal gelişimlerinin düşmanlık temelli
biçimlendirilmesi, 1912-1913 yıllarında yaşanan Balkan Savaşları ve ondan
sonraki emperyalist paylaşım savaşlarında, bölgenin ciddi bir savaş alanı
haline gelmesi ve burjuva milliyetçiliğinden güç alan düşmanlıkların daha da
şiddetlenmesi yönünde etkilerde bulunmuştur.
İkinci Dünya Savaşı sonrası, Balkanlarda emperyalizme karşı
verilen kurtuluş mücadelelerinin bir kısmı zamanla sosyalist yönetimlerin
kurulmasına doğru gitmiştir. Balkanlarda sosyalist yönetimler kurulurken, öte
yandan Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme çabalarına
Truman Doktrini ile başlaması önemlidir. Truman Doktrini, “komünist istilaya karşı” Yunanistan ve Türkiye’ye yapılacak yardımları
belirliyor, bu ülkelerde gizli savaş örgütlerinin kurulmasının yolunu açıyordu.
Yunanistan, savaş yılları boyunca NAZI işgaline karşı direnmiş, savaş
sonlarında da ELES-EDAS mücadelesi
içinde sosyalizme gitmeye çalışmıştır. Balkanları, Güney Avrupa’yı Ortadoğu’ya
bağlayan Yunanistan ve Türkiye gibi iki ülkenin emperyalizm tarafından ilk
planda teslim alınan ülkeler olması, Balkanların tarihsel yapısının ve
jeopolitik konumunun gerektirdiği bir durumdur.
Sovyetlerin dağılması sürecinde Balkanların coğrafi konumu,
McKinder’in askeri-karasal teorilerine uygun biçim aldı. Yugoslavya’nın parçalanması,
AB’nin lokomotifi Almanya’nın Doğu Avrupa’da “lebensraum(hayat sahası)” siyasetine dönmesi, ABD’nin NATO
genişlemesi eliyle Balkanlarda Rusya ve AB’yi kontrol çabaları birbirine iç içe
geçmiş olaylar zinciri içinde yaşandı. Neoliberal iktisadın genel sonuçları,
özelleştirme, işsizlik, yoksulluk, etnik parçalanma, yerelleşme bu toplumların
son 15 yıllık kaderleri haline getirilmiştir.
Yugoslavya Federasyonu’nun etnik gruplar arası farklılıkları
kontrol etmeye çalışan hassas yönetiminin parçalanması, Tito’nun giderek
piyasacılığa kayan sosyalizm anlayışının ve 3. dünyacılığın yarattığı
parçalanmalar, Balkanlarda Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar, Arnavutlar,
Makedonlar arası kanlı bir savaşa doğru yol aldı. Bugün bu savaşların nelere
yol açtığı ortadadır.
Son yıllarda, gerek Ortadoğu’daki savaş ve işgal ortamı,
gerek Rusya, Çin vb. ülkelerin attığı adımlar, petrol mücadelesi, Balkanları
gündemin biraz dışına itmiştir. Ancak, Balkanlarda son zamanlarda yaşanan
gelişmeler, gelecekte bu bölgenin dünya siyasetinde yeniden kritik bir noktaya
gelebileceğinin işaretlerini taşıyor. Karadağ’ın bağımsızlığı, Arnavut
milliyetçiliğinin yükselişi ve Kosova meselesi, uluslararası ortamda Rusya’nın
hareket sahasının genişlemesiyle birlikte düşünüldüğünde, önümüzdeki yıllarda
Balkanların yeni gelişmelere gebe olduğu anlaşılacaktır.
Kosova Meselesi,
Arnavutluk ve Makedonya
Soğuk Savaş’ın bitişinin ardından Balkanlarda yapılan büyük
operasyon temelde üç ulusu karşı karşıya getirmişti: Hırvatlar, Sırplar ve
Boşnaklar. Yugoslavya’nın kanlı parçalanışının en önemli mekanı Bosna
Hersek’ti. Avrupa’nın ortasında yıllar boyu yaşanan savaşta, emperyalizmin
silahlandırdığı çeteler katliamlar gerçekleştirdiler; sonuçta Dayton Antlaşması ile Bosna Hersek
konfederatif bir yönetime geçti. Özellikle, Bosna toprakları içinde kurulan
Bosna Sırp bölgesi emperyalizmin Balkanlardaki geleneksel siyasetinin bir
yansımasıydı: Önce halkları birbirine karşı silahlandır, sonra da gelecekte
tekrar nasıl kullanabilirim diye her türlü kışkırtıcı tedbiri al!
Bu şekilde bakıldığında, Kosova konusu da Balkanların
patlama noktalarından biri olmaya aday. Bunun böyle olmasının en önemli
sebeplerinden biri, Kosova’nın sadece Kosovalılara ait olmayacak kadar
“stratejik” önemde olması. Dünya politikasında son yaşanan gelişmelere biraz
olsun bakmak birtakım ipuçları verebilir. Seçim atmosferi nedeniyle ne petrol
fiyatlarının tarihi tırmanışı, ne euro’nun dolar karşısında değer kazanması ne
de Rusya’nın AKKA’dan tek taraflı ayrılması pek gündeme gelmedi. Yine aynı
şekilde bu gelişmelerle kısmen bağlantılı olarak ABD Başkanı Bush’un Arnavutluk
ziyareti sırasında “ABD’nin sempatiyle
karşılandığı tek Müslüman ülke:Arnavutluk” yorumları da dikkatle
incelenemedi.
Kosova sorunu, yukarda birkaçını saydığımız gelişmelerle
paralel ilerlediği için önemli. Bunun yanında “ABD’ye sempati duyan tek
Müslüman ülke” Arnavutluk’un gündeminde yoğun olarak yer alan Arnavut
milliyetçiliği ve bunun olası sonuçları açısından da Kosova konusu Balkanların
sıcak gündemi olma özelliğine sahip. Görünen o ki, emperyalizm Balkanları
karıştırmak ve birtakım güncellemeler(!) yapmak için bir halkı daha burjuva
milliyetçiliği peşinde koşturmaya kararlı.
Balkanların güney bölgeleri, Arnavutların en yoğun yaşadıkları
bölge. Bu bölgedeki Arnavutlar, üç ayrı ülkeye-Kosova, Arnavutluk ve
Makedonya’ya dağılmış durumda. Bu dağılım ister istemez Makedonya’yı da Kosova
sorununun ana oyuncularından biri haline getiriyor.
Konuyu daha iyi incelemek için öncelikle Arnavutluk’u ele
almakta fayda var. Arnavutluk, sosyalist dönemde Enver Hoca yönetimi altında
önemli ülkelerden biriydi. 1990’ların başında sosyalist yönetimin tasfiyesi,
pek çok bölgede olduğu gibi Arnavutluk’ta da eski bürokrasi mekanizması içinden
yeni zenginler çıkardı, bunun yanında kamu işletmelerinin yağmalanması, kara
para, uyuşturucu-silah kaçakçılığı vb. yöntemler Arnavutluk’ta Batı’ya bağımlı
bir burjuvazi oluşturmuş durumdadır. Arnavutluk son yıllarda adını en çok
banker krizleriyle duyurmuş, yaşanan kriz sonucunda yoksul Arnavut halkının
geliri ciddi azalmalar göstermiştir.
Arnavutluk’ta giderek ABD-AB güdümlü güçlenen burjuvazinin,
pazarını genişletme, Amerikan emperyalizmi adına bölgede üs konumunu devam ettirme
hatta güçlendirme planları siyasete “Büyük Arnavutluk” olarak yansımış durumda.
Yoksul Arnavut halkı da medyayı kontrol eden güçler aracılığıyla sürekli olarak
bu yayılma siyasetine alet edilmeye çalışılıyor. “Büyük Arnavutluk” planları,
Kosova, Makedonya ve Yunanistan-Chameria’yı içeriyor.
1996 yılında kurulan Kosova Kurtuluş Ordusu-UÇK Arnavutluk
egemen sınıflarının yayılma planları için önemli bir silah. UÇK, kuruluşu
esnasında özellikle Almanya ve ABD’den büyük destek aldı. Alman gizli servisi
BND, 1988’den itibaren Arnavut mafyası üzerinden Arnavut milliyetçiliğine
oynamaya başlamıştı. BND, önemli miktarda silah ve mühimmatın da UÇK’nın eline
geçmesini sağlamıştı.
Kosova halkının özgür yaşama isteği; işbirlikçi Arnavut
sermayesi, mafyatik yapılanmalar, UÇK, Alman, Amerikan, İngiliz istihbarat
servislerinin elinde Balkanlar için yıkıcı olabilecek Arnavut milliyetçiliğine
doğru götürülmektedir. ABD Başkanı Bush’un Arnavutluk ziyareti ve bu ziyaret
sonrası ABD’li yetkililerin yaptıkları açıklamalar, Kosova’nın bağımsızlığının
sonuna kadar desteklenmesi, BM GK’nin olumsuz kararı durumunda da bir oldu
bittiye getirilerek Sırbistan’dan tamamen koparılması yönündedir.
Makedonya’ya gelince... Makedonya nüfusu önemli oranlarda
Arnavut azınlığı içinde barındırıyor. 1991 yılında bağımsızlığını kazanan
Makedonya, 2001 yılında Arnavut gerillaların bağımsızlık isyanlarıyla karşı
karşıya kaldı. Yine aynı yıl, AB baskıları sonucu imzalanan Ohri Antlaşması, yerel yönetimlere daha
fazla güç tanımaktaydı. 2004’te kabul edilen yeni bölgesel örgütlenme yasasına
göre, 123 olan belediye sayısı önce 80’e, sonra 78’e düşürülecektir.
Arnavutların bulundukları bölgelerde nüfusun en az %20’sini oluşturmaları
durumunda bölge yönetiminde etkin katılım sağlanacaktır.
İlk bakışta azınlıklara verilen normal siyasal haklar gibi
görünse de, Ohri Antlaşması hükümlerinin ne amaçlarla kullanılabileceği
ortadadır. Bugün bile, UÇK’ya bağlı militanların Makedonya’da ciddi bir güç
olduğu düşünülürse, gelecekte Makedonya’nın olası parçalanmalar içine girmesi hiç
de imkansız değil. Öte yandan Makedon milliyetçiliğinin de yükselmekte olduğu
göz önüne alınmalıdır. Makedonya’da Müslüman Arnavutların tehlikesinin
arttığını düşünen Ulusal Makedonya Devrimci Örgütü-IMRO, UÇK’ya karşı
mücadeleye çekilebilir.
CIA’nın önemli danışma organlarından RAND’ın 1991 yılında
hazırladığı bir raporda Makedonya konusunda şunlar söylenmekteydi: “Makedonya’da
merkezi hükümetin zayıflaması halinde özerklik ve hatta bazı Arnavut
kasabalarının “Büyük Arnavutluğa” bağlanmasına yönelik talepler artabilecektir.
Bu durum da IMRO’nun şiddetli tepki göstermesine ve yerel desteğinin artmasına
yol açabilecektir... Makedonya, Balkanlarda yeni bir çatışma sahası teşkil
edebilecek ve en kötüsü de yeni bir Bosna Hersek haline gelebilecektir.” Bugüne
yönelik bir mesaj da şu şekilde veriliyor: “Durumun Kosova’da daha da kötüleşmesi ve
Makedonya’da da çok büyük ölçüde kötüleşmesi halinde Arnavutluk ile
birleşilmesi, tatmin edici olmayan birçok seçenek arasında en ümit verici
seçenek olabilecektir”(J.F.
Brown, Türkiye:Yeniden Balkanlara mı?).
Makedonya, 20. yüzyılın başında Balkanlardaki en sıcak
noktaydı. Makedonya’nın önce isyanlarla çalkalanması, Osmanlı yönetiminin bu
isyanları bastıramaması sonucunda dönemin emperyalist güçlerinin ortaklaşa
doğrudan müdahalesi, Balkan Savaşlarında provası yapılan Paylaşım savaşının
patlamasında önemli dönemeçlerden biriydi. Bugün, henüz o noktada değiliz;
ancak Kosova sorununun Makedonya’yı çatışma içine sokması, Makedon-Arnavut,
Sırp-Arnavut çatışmalarının körüklenmesi, bunlara ek olarak, Sırpların Bosna-Hersek
içindeki özerk cumhuriyetlerine yönelik yeni istemlerde bulunması, Kosova
sınırları içinde Sırpların yoğun olarak bulunduğu bölgelere yönelik Sırbistan’ın
“etkin müdahalesi”, Balkanlarda çok sayıda ülkeyi içine çekebilecek yeni “kriz
noktaları” yaratacaktır. Etkin müdahale konsepti içerisinde, kontrol edilebilir
istikrarsızlık stratejilerinin bir anda nasıl kontrolden çıkar(tılar)ak “NATO
müdahalesi” kapsamında kullanılabildiği daha önceleri çok defa görülmüştü. Bir
benzerini yaşamak, çok şaşırtıcı olmayacaktır.
ABD ve AB’nin Balkan
Siyaseti
Doğu Avrupa, Sovyetler sonrası dönemde Batı emperyalizminin
önemli yayılma alanlarından biriydi. Sadece sermayenin yayılma alanı olmasından
da öte, Doğu Avrupa ve Balkanlar; iki önemli emperyalist gücün, Avrupa ve
ABD’nin stratejik ortaklıklarının devamı açısından da büyük önem taşıyor. Ya da
bir başka deyişle, ABD’nin NATO şemsiyesiyle AB’nin doğuya doğru yayılmasını
nasıl kontrol edebileceği konusu, Balkanlarda düğümleniyor.
Tabi, burada konuyu ele alırken, Balkanların tek başına bir
anlam ifade etmediğini belirtmeliyiz. Balkanlar; Karadeniz, Kafkasya ve Ukrayna
ile birlikte düşünüldüğünde daha fazla anlam kazanıyor.
Ukrayna, Rusya için oldukça önemli bir bölge. Ukrayna’nın
egemenliği sorunu, Rus jeopolitiği açısından son derece olumsuz bir konu. Bunu,
şu şekilde açıklamak da mümkün: “Ukrayna’dan Abhazya’ya dek tüm kıyı boyunca
Moskova’nın topyekün ve hiçbir surette sınırlanamayan denetimi, Karadeniz sahillerindeki
Rus jeopolitiğinin mutlak gerekliliği sayılır...Karadeniz’in kuzey kıyısı, son
derece Avrasyacı ve Moskova’ya merkezileşmiş biçimde tabi olmalıdır.”(Aleksandr
Dugin, Rus Jeopolitiği).
ABD’nin Ukrayna konusundaki temel stratejisi, Ukrayna’yı sözde
egemen kılmaya ve deniz gücünü Atlantikçi gruplara hizmet etmeye mahkum
etmektir. “Karadeniz-Baltık Federasyonu”
benzeri kurulacak bir tampon kordonu, Doğu Avrupa’da istikrarsızlığı teşvik
edecek bir jeopolitik oluşum yaratacaktır. Brzezinski, AB’nin buradaki rolüne
vurgu yapmaktadır: “Avrupa, Amerika’nın Avrasya’daki temel jeopolitik direnek noktasıdır.
Amerika’nın Avrupa’daki jeostratejik çıkarları çok büyüktür... Avrupa, Ukrayna,
Beyaz Rusya ve Rusya’yla bağlantılar ağı kurarak, bu devletleri ortak
demokratik ilkelerin imanlısı yapabilir. Bu devletleri giderek daha bağlayıcı
olan bir işbirliğinin içine çekerek, doğuda daha uzaklardaki devletlerde bile
manyetik çekim yaratabilir.”
ABD, AB’nin bağımsız, güçlü bir jeopolitik oluşum olarak
etkili biçimde hareket edemeyeceğini iyi bilmektedir. Bu nedenle, NATO’nun
faaliyet alanlarının genişletilmesi ve AB içi bütünleşmenin ABD kontrolünde
ilerlemesi temel stratejik uygulamadır. Bunun en ciddi pratiği, 2004 yılında
verilmişti. ABD, Doğu Avrupa’da Avrupa askeri gücüne yol açarken, aynı zamanda
eski Doğu Bloku ülkesi olan 7 devleti NATO’ya bağlayarak, 200 bin kişilik
müttefik(!) ordusu yaratmıştı.
Polonya’nın ABD’nin yeni “stratejik ortaklarından” biri
olarak ön plana çıkması, ABD’ye Baltıklara ve Ukrayna’ya doğru yayılma olanağı
sağlıyordu. AB ve NATO içindeki Fransa-Almanya-Polonya işbirliği hattının
Ukrayna’yla birlikte genişlemesi, Avrupa’nın jeostratejik derinliğini artıran
işbirliği olanakları yaratacaktır, elbette ki ABD emperyalizminin lehine.
Ukrayna’nın bu koşullar altında, Balkan siyasetlerini de
belirleyecek temel unsur-jeopolitik eksen olması anlaşılabilir. “Ukrayna’nın
kaybı, Rusya’nın jeostratejik seçeneklerini belirgin olarak sınırlandırdığı
için jeopolitik açıdan çok önemliydi. Ukrayna’nın bağımsızlığı Rusya’yı
Karadeniz’deki hakim konumundan yoksun bıraktı.”(Brzezinski, Rusya’nın
Yeni Jeopolitik Konumu).
ABD, Karadeniz kıyısındaki iki ülkeye-Romanya ve
Bulgaristan-askeri üsler yerleştirerek, Karadeniz üzerinden Irak, İran ve
Kafkaslara ulaşma imkanı kazanmıştır. Kazanılan bu ödülün, Kosova’nın
bağımsızlığı ve Arnavut milliyetçiliğinin kullanılmasıyla pekiştirileceği
ortadadır.
AB’ye gelince... AB, Balkanlar konusunda oldukça hassas.
Zira, Avrupa emperyalizminin rüştünü ispatlayabilmesi için Balkanlar iyi bir
deney sahası. Ancak, geçmişte Yugoslavya deneyimi de gösteriyor ki, AB
kışkırttığı çatışmaları bile zamanla kontrolden kaçırıyor. Ama bu defa daha
istekliler. Almanya’nın eski Dışişleri Bakanı Joschka Fischer’in “AB’nin Geleceği Kosova’nın Statüsüne Bağlı”
başlıklı yazısı, konuya önem verildiğinin bir başka göstergesi.
Fischer, AB’nin politikası olarak Sırbistan egemenliği
altında özerk bir Kosova’yı imkansız görüyor ve Kosova’nın “güçlü bir uluslararası sivil ve askeri varlık altında” bağımsızlığa
geçişinin en iyi çözüm olacağını öne sürüyor.
Fischer’in “Kosova’nın kaderi AB’ninkiyle iç içe geçmiş
durumda. Güçlü ve istikrarlı bir Kosova, birleşik bir Avrupa gerektiriyor. AB,
kendi coğrafyasının ve çıkarlarının merkezindeki bir konu nedeni ile bölünürse,
sınırları dışındaki konular hakkında bir dış politika aktörü olarak
inanılırlığını da dramatik biçimde azaltır. Ve sadece birleşik bir AB, Rusya’yı
Balkanlar üzerinde uyumlu bir politikaya dahil edebilir.” sözleri,
Balkanlarda istikrarın(!) AB eliyle sağlanmasının stratejik değerini
sergiliyor.
Tüm bunlara rağmen, AB’nin tek başına bağımsız bir
emperyalist blok olarak karar alması-şimdilik- mümkün olmadığından, yine
ABD-NATO desteğine ihtiyaç duyulacaktır. Bu durumda ise, ABD egemen çevrelerinin
istediği şey, yani “birleşik ama Atlantik
ittifakına bağlı bir Avrupa” projesi geçerliliğini sürdürecektir, en
azından belirli bir süre daha.
Rusya’nın Balkanlar-Kafkasya
Eksenli Politikaları
Rusya’ya göre Balkanlar, Avrupa’nın karasal güçleriyle
girilecek stratejik ilişkilerin sahası, Batıdan gelebilecek tehditlere karşı ön
savunma hattı, barındırdığı çeşitli etnik grupları vasıtasıyla da uluslararası
diplomaside etkili biçimde kullanılabilecek bir denge aracıdır.
Sovyetlerin dağılmasının ardından, Rusya’da Atlantik
yönelimli zengin bürokrat-burjuva güçlerinin Yeltsin yönetimi çatısı altında
Amerikan yayılmasına karşı sergiledikleri tavır, özellikle son yıllarda Rus
yönetimine egemen olan eski KGB mensubu yöneticiler eliyle belli aşamada durdurulmuş,
deyim yerindeyse “kısmi stratejik denge” sağlanmıştır. Bunda, Rusya’nın devlet
kapitalizmi anlayışı etrafında örgütlenen Avrasyacı stratejilerin etkisi
önemlidir. Gelecekte, Rusya’nın stratejik açılımları belirli oranlarda bu
Avrasyacı siyasetin etkisinin görüleceği alanlar olacaktır.
Rusya’nın daha önceki Balkan-Doğu Avrupa politikası da
Yeltsin yönetiminde etkili olan “oligarkların”
güdümünde ilerliyordu; Amerikan ve AB’li NGO’ların “demokratik açılımlar-piyasa
ekonomisi” adına izledikleri taktikler, Doğu Avrupa’da Rusya’nın büyük geri
çekilişinin sonucuydu.
Bugün Rus dış politikasının eğilimi hızla Avrasyacılığa
doğru kayıyor ve Aleksandr Dugin’in diplomatik açılımları, Putin Rusya’sının
Balkanlardaki planlarını belirliyor. Dugin, yeni açılımını temelde “Güneyin Yeni Jeopolitik Düzeni” olarak
adlandırıyor ve açıklıyor: “Rusya’nın güney bölgelerinin jeopolitiği,
Kuzey ve Doğu problemlerinden ziyade Rusya-Avrasya’nın küresel misyonu ile
büyük ölçüde bağlantılıdır.” Rus güneyinin batıyla kesişen en önemli
parçalarından biri de Balkan yarımadasıdır.
Rusya’nın Balkanlardaki tek dayanak noktası Sırplardır.
Bulgaristan’ın NATO-AB stratejik havzası içindeki rekabetin unsuru haline
gelmesi, Yunanistan’ın mevcut Batı yanlısı konumu, Balkan müslümanlarının Türkiye
eliyle geleneksel Atlantikçi siyasete yönlendirilmesi Rusya’nın Balkanlardaki
oyun kartlarını bire düşürmüştür. Bu nedenle, Rusya’nın Kosova meselesinde
yapabileceği en temel şey, Kosova’nın bağımsızlığını mümkün olduğunca
engellemektir. Kosova’nın BM GK kararı olmadan bağımsız olması durumunda ise
Sırbistan hükümeti üzerinden hareket sahası iyice kısıtlanabilir. Bu durumda,
Balkanlarda kendi aleyhine gelişen bölünmeleri ve olası birleşmeleri, başka
coğrafyalara taşıması olanaklıdır.
Balkanlarda, Moskova’nın izleyebileceği temel siyaset,
Sırpları mümkün olduğunca Yunanistan’la jeopolitik ittifaktan uzak tutmaktır.
Sırbistan’da yapılan seçimlerde AB yanlısı partilerin iktidar olmamaları Rusya
açısından önemlidir. Ancak, milliyetçi Sırp hükümetlerinin Sırp halkına yönelik
icraat yoksunluğu bu durumu tersine çevirecek olursa, Rusya’nın Balkanlarda
uzun vadede tasarladığı Balkan Federasyonu projeleri hayata geçemeyecektir.
Sırbistan ve Kosova’nın AB’nin 33. ve 34. üyeleri olma ihtimali dikkate
alınmalıdır.
Rusya, Kafkasya stratejilerini Balkanlarla aynı mantık
içinde kurguluyor. Kafkasya’nın etnik-dinsel açıdan çeşitli olması, enlemsel
entegrasyon süreçlerini engelleme ve boylamsal birleşmeleri onaylama anlayışını
güçlendiriyor. Balkanlarda gelecekte planlanan Sofya-Belgrat-Atina-Moskova
dörtgeni ve bu dörtgen içinde Makedonya’nın “tutkal” konumu, bir
benzerini Kafkasya’da Moskova-Bakü-Tahran-Erivan
dörtgeniyle ve Karabağ’ın tutkal konumuyla gösteriyor. Bu durumda, Kosova’nın
bağımsızlığı ve enlemsel entegrasyon sonucu Arnavutluk’la bütünleşme tehlikesi
ve bunların sonucu olarak Makedonya’nın parçalanma riski, Kafkasya’yı da benzer
süreçlerle ilgilendiriyor.
“Güney Kafkasya’nın etnik bölgelerinin her türlü enlemsel
ayrılmalarını desteklemek, fakat boylamsal entegrasyonu ise aksine pekiştirmek
gerekir. Bu çerçevede, faal ayrılıkçı Çeçenistan’ı her türlü vasıtayla
Dağıstan’dan ayırarak Hazar denizine çıkışı kapatmak lazım..Dağıstan,
Çeçenistan ve İnguşetya’yı Gürcistan’a bağlamak gerekmektedir...Aynı boylamsal
mantığın izinden giderek Abhazya’yı doğrudan Rusya’ya bağlamak önemlidir.”(Aleksandr Dugin, Rus Jeopolitiği).
Buradan da anlaşılıyor ki, Rusya Kosova’nın bağımsızlığı ve
Arnavut milliyetçiliğinin Balkanlardaki olası hamlelerine karşı, Kafkasya’da
Osetya, Abhazya ve Karabağ meselelerinde “yeni jeopolitik düzen” arayacaktır.
Nitekim, Kafkasya’da bunun işaretleri de güçlü biçimde veriliyor.
Kafkas ajanslarından gelen haberlere göre, Güney Osetya’da
gerginlik günden güne tırmanıyor. Gürcü askerler ile Oset askerleri arasında
kısa süren çatışmalar, Kosova’nın bağımsızlığı sonrası hangi aşamaya gelebilir
bilinmez ama şurası açık ki; Kafkasya, Balkanların jeopolitik izdüşümü olarak
daha fazla gerginliğe sahne olacaktır. Gelişmeler üzerine, Güney Osetya Devlet
Başkanı Edward Kokoyti’nin "Eğer savaş çıkarsa bu savaş yalnızca
G.Osetya'da olmaz, bu savaş Abhazya ve Kuzey Kafkasya'ya da sıçrayacak ve
Kafkasyadaki kardeşlerimiz bize destek verecektir, bu da tüm Kafkasya'nın kana
bulanmasına sebep olacaktır." biçimindeki açıklaması ve Abhazya
Devlet Başkanı Sergei Bagapsh’in Osetlere yardım sözü gelecekte gerilimin daha
büyük çatışmalara tırmanabileceğini gösteriyor.
Bütün bunların yanında, Rusya’nın Kafkasya üsleri meselesi
ve bu konuda atılan son bir adım olarak AKKA’yı askıya alması önemli veriler
olarak değerlendirilmelidir. Rusya’nın Kafkasya’da bulunan askeri üslerinden
dördü Gürcistan’da bulunuyor ve bunlardan Guduata üssü Abhazya sınırları
içinde. Guduata üssünün, ABD, AB, AGİT ve AKKA çerçevesinde ihtilaflı bir konu
olduğu ve Rusya’nın AKKA’yı askıya aldığı dikkate alınırsa, Abhazya-Osetya
meselesinin Kafkas satranç tahtasında nasıl kullanılacağı mühim hale geliyor.
Bir de bu hamlenin, Kosova’da Rusya’nın kalelerinden birinin düşürülmesi
sonrası nasıl geleceği düşünülürse.
Pandora’nın Kutusu
Kosova sorunu, bu haliyle adeta Pandora’nın kutusu. Açılması
halinde içinden ne “sürprizler” çıkacağı meçhul. Buraya kadar sayılan Abhazya,
Osetya, Karabağ gibi konuların yanında, umulduğundan daha fazla etki sahasına
sahip olabilir.
Bunlardan ilki, Moldova sınırları içindeki Transdinyester. Rusya, Romanya
aracılığıyla giderek Batı’ya yönelen Moldova’dan, Transdinyester gibi stratejik
bir sanayi bölgesini ayırmak isteyebilir.
Kosova’nın bağımsızlığına olumlu bakmayan birçok AB ülkesi
de var. İspanya, Bask ve Katalonya bölgeleri için endişeli.
Belçika ise Valon ve Flamanlar arası mücadeleden dolayı
rahatsız. Brüksel adeta tüm ülkeyi bir arada tutan bağ işlevi görüyor. Slovakya
ve Romanya ise Macar azınlıkları için tedirgin.
İş yalnızca Avrupa sınırlarında kalmayacaktır. Orta Asya da
yaşananlardan nasibini alabilir. ABD’nin “Orta
Asya’nın Kürdistan’ı” haline getirmeye çalıştığı Belucistan, İran, Pakistan
ve Afganistan topraklarından bazı bölümleri kapsayacak. Kosova’daki UÇK’nın
rolünü üstlenecek bir Belucistan Kurtuluş Ordusu Batı
emperyalizminin desteğiyle kurulmuş durumda ve Pakistan-İran silahlı
kuvvetlerine karşı saldırılar gerçekleştiriyor. Pakistan’ın kuzey bölgelerinde
yaşanan çatışmalar, Pakistan’da olası “İslamcı darbe” senaryoları, İran’ın Irak
ve Afganistan’da Şiiler üzerindeki “pozitif ya da negatif katkısı” ve
Trans-Afgan boru hattının geleceğine bağlı olarak, Kosova sorununun böyle
kilometrelerce öteye etkide bulunması, emperyalist sistemin “Bizantizm”e bulanmış diplomatik
yöntemleri içinde olanak dışı görünmüyor.
Sri Lanka’daki Tamil gerillaları, Tayland’daki ayrılıkçı
gruplar, Tibet, Tayvan ve daha çok sayıda çatışma konusu da bunlara
eklenebilir. Elbette, tüm bu ihtilafların Kosova sorunuyla benzerlik gösterdiği
iddia edilemez, ancak dikkate alınması gereken nokta, güç ve çıkar
çatışmalarının yeni yeni oyun sahaları üzerinde etkisini gösterebileceğidir. “Kosova
yeryüzündeki son bağımsız devlet olmaz, Kosova’dan sonra yüzlerce Kosova daha
ortaya çıkar” diyen Rusya, kendi açısından tehlikeye işaret ediyor. Bu
durumda, aslında konuşulması gerekenin Kosova’nın bağımsızlık sürecinden çok,
bağımsızlık sonrasında neler yaşanabileceği olduğu kendiliğinden ortaya
çıkıyor.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|