|
Sadettin KOÇAK
Başkomiser
Eğitim Daire Başkanlığı
Bundan tam 1 yıl önce İstanbul’dan kalkan bir uçakla gelmistik bu topraklara. Demir kanatlı bir melekle uçuvermiştik barışa ve huzura susamış bu topraklara. Yaklaşık 85 kişiydik. Hepimizin içerisinde değişik duygular, düşünceler ve idealler vardı. Çoğu itibariyle hayatında ilk kez yurtdışına çıkan bu insanlar yeni bir ülke görmenin heyecanıyla dopdoluydu. Kiminin düşüncesi Türkiye’dekine nisbeten çok para kazanabilmek ve dönünce yaşadığından daha rahat bir hayat yaşamaktı. Kiminin düşüncesi ingilizcesini ilerletmek TOEFL alıp daha uzak ülkelere gitmekti. Kiminin düşüncesi burada yaşayan insanlara ve özellikle dünyanın dört bir tarafından gelen enternasyonallere (international police) Türkiye’yi ve Türkleri sevdirmekti. Nitekim bunların içinde bir turizm acentası gibi Türkiye’nin gezilecek yerlerini anlatan arkadaslarimiz hic de az değildi. Ve yine bu gelenler içinde bazıları da vardı ki, Türkiye’de calıştığı ortamın yorucu ve yıkıcı etkilerinden kurtulmak ve uzun yıllar zaman ayıramadığı ailesine ve kendisine gerekli zamanı ayırıp kendisini adeta rektefe ederek sıfırlayıp yeniden hayata başlamak için buralardaydı.
İlk günler heyecanlıydı bir o kadar da telaşlı. Kimi ev bulma telaşında, kimi ailesini getirme telaşında, kimi güzel bir (post) makam, mevki kapma telaşında, kimi de çevreyi tanıma telaşında. Nihayet çalışacağımız yerler belli olmuş herkes yeni görev yerinde göreve başlamışıtı. Kimi memnun kimi degildi. Ama herkes ağızdan ağıza dolaşan şu yalanla teselli oluyordu “Kosovanın en kötü görev yeri Türkiye’nin en iyi yerinden daha rahattır”. Oysa zamanla anlasildi ki kazın ayağı hiç de öyle değildi.Geçen zamanla birlikte ailelerimizi getirmiş ve Türkiye’deki hayatın aynısını yaşamaya başlamıştık. Eve gidiyorduk tv de Türkçe kanallar, işe gidiyorduk Türk arkadaşlar, mesai sonrası ziyarete gidiyorduk yine Türk aileler. Tabiki bu arada enternasyonallerle (international police) ve yerel halkla da elimizden geldiği, dilimizin döndüğü kadar kaynaşmaya çalışıyorduk. Bu arada herkes idealleri dogrultusunda koşmaya başlamıştı bile.. kimi ev almak için planlar, projeler çiziyor, kimi de TOEFL sınavı için ingilizce kurslara yaziliyordu. İlk heyecan insanları hepten aceleci yapmıştı: Hemen evim olsun! Hemen toefl alayım! Hemen bir makam (post) kapayım! Ama gecen zamanla birlikte bunların yerini daha değişik planlar almıştı. Avrupayı gezmek, Bosna-Hersek’i ziyaret etmek, Makedonya’yı tanımak ve bu büyük Balkan coğrafyasındaki Türk nüfusun varlığını yeniden keşfetmek.
Kosova'ya gelince anlamıştık Türklerin aslında ne kadar aziz bir millet olduğunu. Misyon boyunca yaptığım gözlemler bana değişik ülkelerin değişik milletleri hakkında çok farklı düşünceler vermişti. Belki genellemek doğru değildi ama batılılar taa Amerikaya kadar çok calışkan ve disiplinli kimselerdi. (en azindan benim gördüklerim.) Afrikalılar, o kıta da yaşayan müslüman ülkeler de dahil maalesef tembel ve işten kaytaran tiplerdi. Doğulular yani Asyalılar bizim gibi cana yakın ve cok olmamakla birlikte calışkan kimselerdi. Hindu kültürün etkisindeki topraklardan gelenler ise maalesef çok ama çook tembellerdi. Ancak bu misyonda bir millet vardı ki gerçekten diğerlerinden çok farklıydı. Çünkü misyona gelen bir çok ülkenin resmi dili ya ingilizceydi ya da ingilizce resmi dillerden biriydi. Çoğu itibariyle ingilizceyi sular seller gibi konuşan bu ülkelerin insanları içinde; telaffuzu çok iyi olmayan, misyona gelinceye kadar hickimseyle ingilizce konuşmamış olan ve haliyle ingilizcesi kötü olan bir millet vardı ki o da bizdik: TÜRKLER. Bununla birlikte bu insanlar o kadar çalışkan, o kadar özverili ve o kadar birbirlerine tutkundular ki, bu samimi çalışmanın neticesinde birçok ülke insanını geride bırakıp çok güzel makamları (post) elde etmişlerdi, kazanmışlardı. İçlerinden biri şu ana kadar hiçbir Türkün uluslarası misyonlarda gelemedigi bir makama gelmiş ve Genel Müdür Yardımcısı (deputy commissioner) olmuştu. Bir diğeri Baskent Priştina İl Emniyet Müdürlüğü gibi zor bir makam olan (region commanderlığı) hakketmişti, bir başkası Prisoner Escort Unit (PEU) gibi 100 kişinin calıştığı bir ünitenin Şefi (chief) olmuştu, ve daha baska yerlerde benim bilemediğim, hepsini burada teker teker sayamıyacağım niceleri, ne makamları kazanmıştı. İşte o zaman anladım ki; eğer yeryüzünde kafatasçılık ölçüsünde milliyetçilik yapacak bir ırk varsa o da Türklerdi, ya da şöyle diyelim o da ANADOLU İNSANI idi.
Tarihte yaptiklarina bakıpda kendine hayran olmayan tek millette maalesef Türklerdi. Şu 2 milyonluk Kosovada, tarihinde sömürge olmadığı yada bağımsız bir ülke olarak yaşadığı neredeyse sayılı günleri olan Arnavutların, kendilerine ve milletine olan hayranlığını görünce şaşırıyor ve Turk milleti adına ne kadar da üzülüyordum. Daha düne kadar Avrupanin gururlu insanının atımızın üzengisini öptügü günleri ne çabuk unutmuştuk. Fransadan Hindistana kadar bir cografyada Kanuniden izinsiz kuş uçmadığı günleri ne çabuk unutmuştuk. Şimdi de Kosovaya gelmiş Murat Hudavendigarın türbesini görmüş ve şununla teselli olmuştuk. “vayy be at üstünde buralara kadar gelmişler demek?!
Evet Kosova misyonunun bana kazandırdıklarına ve kaybettirdiklerine baktığım zaman aklıma bunlar geliyordu. Kosova misyonu Türk insanı için kaybettiği hafızasını bulmanın bir fırsatıydı. Misyon süresince gördüğüm her Balkan ülkesinde Türkçe konuşan insanların aradan geçen yıllara rağmen hala bu kadar çok olmasi bana Osmanlının aslında ne kadar büyük bir devlet ve millet olduğunu gösteriyordu. Ve bu silsilenin devamı olarak o Osmanlının torunları şu anda Kosova misyonunda çok önemli makamları birer birer elde ediyorlardı.. ve bu misyonda şunu anlamıştık: firsat eline geçtiğinde bunu değerlendirme mevzuunda Türk insanı yada anadolu insanı ne kadar da marifetliydi.
Türk kontenjanı arasindaki birlik ve beraberlik diğer ülkelerin ne kadar dikkatini cekmişti bilemeyeceğim ama 2007 yılında düzenlenen Kosova Misyonunda görevli Türk Kontenjanının Madalya Töreni için gelen heyetteki Sn Osman ÖZTÜRK ve Ali BEKTAŞ Müdürlerimizin dikkatini hemen çekivermişti. Aralarında yaptıkları konuşma esnasında geçen tabir aynen şöyleydi: “abi dikkat ediyorum çocuklar arasında öyle ciddi bir rütbe farkı yok ama birbirlerine müthiş saygılılar, aferin çocuklara!” Kosovada bulundukları iki gün süresince arabada konuşulan konuların konu başlıkları ise şunlardı: ast-üst ilişkilerindeki saygı ve kardeşlik, Balkanlardaki Türkler ve misyondaki Türklerin başarıları..
Yine Sn Osman ÖZTÜRK Müdürümüz misyonda yapılan faaliyetleri öğrenince Sn Recep Başkanımıza şunları söylemişti: “Ağabey bu güne kadar yurtdışı misyona gidenler ne yapar diye düşünürdüm, burada fikirlerim tamamen değişti”. Bunu söylemenin ve söyletebilmenin ne kadar önemli olduğunu takdirlerinize arzederim..
Bahsettigim bu ağabey – kardeşlik ilişkisinin en güzel yaşandığı yerlerden biri bence Kosovaydı. Her ne kadar abilerimiz Türkiye’de de bize sahip çıksalar, ilgilenseler de buradaki samimiyyet bir başkaydı. Gerek 25 Türk birarada çalıştığımız PEU olsun gerek Priştinada ki diğer ağabeylerimizle yada kardeşlerimizle olsun, ilişkilerimiz o kadar güzel, o kadar seviyeli ve o kadar saygı - sevgi çerçevesinde idi ki dışardan gelenler hemen bunu farketmiş ve; “bu ne kardeşlik!” demişlerdi. Bunun en somut örneklerini Sn Genel Müdürümüzün ziyaretleri esnasinda, gerek konvoyda görev alan, gerekse gidilen yerlerde görev yapan personelde görmüştük. Madalya Töreni için yapilan hazırlık toplantılarında Kontenjan Komutanımıza devrelerinin göstermiş oldukları saygının bende ne kadar olumlu etki bıraktığını söylemezsem yazdıklarımın önemli bir kısmını atlamışım demektir. Yine konvoyda görev yapan ağabeylerimin, tamamen gönüllülük esasına göre olmasına rağmen sabah 06.00’lardan geceyarılarına kadar özverili çalışmalarını ve bunu yaparken de ne kadar eğlendiğimizi anlatmazsam yaşananlar adına önemli bir detayı atlamış olurdum.. meğer biz birbirimizi ne kadar seviyormuşuzda haberimiz yokmuş..
Yine bu topraklarda Türk Polisi ve Türk Askeri arasındaki dayanışma ve işbirliği en üst derecede yaşanmaktaydı. Kosova içerisinde birbirimizi gördüğümüz heryerde selam verir bir cafede oturup çay-kahve içmeden birbirimizi bırakmak istemezdik. Ya da herhangi bir konuyla alakalı, görev yaptıkları karargaha gidip kendilerini ziyaret ettiğimizde sanki uzun yıllar aynı ortamı paylaymış insanlar gibi kısa zamanda samimi olur ve en kısa zamanda tekrar görüşme temennileriyle ayrılırdık birbirimizden. Bu samimi duyguların dışa yansımasını en net şekilde yine Sn. Genel Müdürümüzün Kosova’da bulunduğu sırada Türk Askerini ziyaret ettiği Prizrende yaşamıştık. Sn. Genel Müdürümüz kışlanın içerisinde arabadan iner inmez Kosova Türk Tabur Komutanı, komutana yakışır bir eda ile çakı gibi bir selamın ardından bağıra bağıra öyle sesli bir tekmil vermişti ki etrafta bu hadiseye tanık olan bizlerin bile tüyleri diken diken olmuştu. Ve Bayramlarda yapılan karşılıklı ziyaretler ise bu güzel ilişkilerin olmazsa olmazıydı.
Tabii bu arada hiç mi sorun yaşanmadi. Tabiki yaşandı. Misyona geldiğime lanet ettiğim günler de oldu. Ama insan hafızası nisyan ile malul. İnsan unutuyor. Neyse ki yaşanan kötü hatıraları unutuyoruz. Yaşanan güzel hatıralar ise birer yad-ı cemil olarak fotograflardaki yerini alıyor. Ve ben Türkiyede o fotografları her açışımda yüzümde buruk bir tebessümle Kosova günlerini hatırlayacak, Türkiyenin dört bir tarafından gelip burada buluştuğum insanlardan ayrılmanın hicranı ile biraz üzülecek yaşanan unutulmaz günleri hatırlayacak daha çok sevinecek ve HEY GİDİ GÜNLER diyeceğim
HEYY GİDİ GÜNLER…..
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|