Yazın o güzel günlerinde veya baharın ılığında, Şar Dağları’nın eteklerinde; Brezoviça yolunda oturulurdu. Maraş’tan yola koyulup Prizren arkada kaldıktan sonra her yer piknik alanıydı. Bazen yüksekte bazen alçakta ama hep yeşilde olunurdu. Yeşilin binbir tonunun olduğu bu topraklarda tat dilediğimizce var idi. Arabalar park edilir, sandalyeler çıkarılırdı. Açar otururdunuz yeşilin üstünde. Masalar kurulurdu. E tabii, bu ortama güzelliği, en büyük neşeyi beraberlik verirdi. Genelde aileler olarak giderdik biz kırlara. Kalabalığın cıvıltısı kaplardı doğanın sesini. Brezoviça’ya yaklaştıkça artan o nergis çiçeklerini ne de çok toplardık.
Dere kıyısına yakın bir yerde olduğumuz bir sefa geldi aklıma. E tabii, durmak olmazdı. Su şarıltısı bizi çekmeye yeterdi. Hop, suya daldırırdık minicik ayaklarımızı. Sonra, mis gibi et kokuları gelirdi burnumuza ve bizi çağıran sesler duyardık. Derken yemek zevki başlardı. Lezzetine doyum olmazdı. Oyun ve zevkli anlar da işin cabası.
Kışları ne de soğuk ve karlıdır Kosova’nın. Yerler buz keserdi. Hele bazı bölgelerde yürümek hayal olurdu; düşmek de özen isterdi. Az mı düşmüşümdür bu kar deryasından dolayı. Emin Durak İlköğretim Okulu’nun dış kapısında az mı kırmışımdır testimi. Uzun çizmelerimi dün gibi hatırlarım. Babam sağ olsun. Çizme çeşitlerim pek güzel olurdu. Her tür ayakkabım olmuştur, küçüklüğümde. Giymesi ne de yorardı beni. Zaten ben giymezdim. E tabii, yoruyorsa bırakmak lazım. Hem büyükler dururken ben neden uğraşayım? Annem sağ olsun, pantolonlarımı çizmelerimin içine sokar, üstümü başımı sıkıca giydirir, öyle yollardı okula, sokağa… Kardan adam misali yürürdüm. Ama bütün zorluklarına rağmen kışı çok severdim. Her mevsimin tadını ayrı yaşardım.
Anaokulu günlerim aklıma geldi. Dışarıda buz gibi hava, ayaz… Yavaş yavaş, dikkatlice okuluma götürülürdüm. Kapıya kadar servisim vardı. Sonrası öğretmenime aitti. Okul sımsıcak. Arkadaşlarım da orada. Gerisi eğlence ve güzel güzel yiyecekler. Anaokulunda yediğin “evrokrem”li ekmek dilimlerini ve “paşteta”ları unutamam. Çikolata kreması neden bu kadar lezzetli gelmiyor bana şimdi?
Geçmişinden bahsetmesi için insanın yaşlanmasına gerek yoktur. Geçmiş, oradadır. Biz bugünde olsak ve yarını düşünsek de geçmişimizden besleniriz. Geçmişteki tat ne kadarsa, o kadar doyar ve o kadar memnun kalırız. Ben geçmişimle varım, tıpkı başkaları olduğu gibi. Geçmişten geleceğe uzanan ve tek parça olan bir zamanın içindeyiz.
Bugünlerimden pek memnun değilim. Ama benim bugünlerden kastım kendi hayatım değil. Dünyanın bugününden memnun değilim. Eminim birçok kişi de benle aynı görüştedir. Dünyamın durumundan bölgemin durumuna geldiğimde iç sıkıntısı artıyor. Çünkü dünyanın bozulmasının belirtileri ve göstergeleri Balkanlar’da daha da belirgin.
Çocukluk günlerimiz birçoğumuz için çok özel ve güzeldir. Hayatımız günden güne bozuldu bence. Elimizde tuttuğumuz güzellikler hâlen vardır ama birçoğu da uçmuş, gitmiştir.
Kimliği olan ve eskiyi gösteren, onunla yaşayan kentlerimiz vardı bizim. Prizren’in apayrı bir kişiliği vardı. Evler, sokaklar, eski Şadırvan… Bunların birçoğu bugün de var ama aynısı değil. “Ne güzeldi eskiden, sabah işe giderdik. Öğlen 2-3 oldu mu evin yolunu tutardık. E akşam da Korzo bizi beklerdi!” Yok, ben bunları söylemeyeceğim. Hem o dönemlerde çalışmadığım için söylemeyeceğim, hem de bunlardan söz etmek istemediğim için söylemeyeceğim. Şu an bunlara gerek yok. Hangi dönemi alırsanız alın, dünyanın bugünkü hâlinden daha insanlık dolu olduğunu göreceksiniz. Büyüklerimiz, insanın tam insan olduğu zamanlarda yaşadılar, umarım biz de bazı şeyler için çalışır, çabalar ve bazı şeyleri başarırız. Geçmişin bugünden daha güzel ve anlamlı olması aynı zamanda geçmişin sorunu. İnsanlar bazı şeylerden olumsuz yönde fedakârlık etmeselerdi bugüne ulaşılmazdı. Eğer bayramlarımız artık eski tadı vermiyorsa sebebi biziz ama esas sebebi bizden önceki nesilde başlar.
Uzun zamandır kulaklarıma kötü sesler geliyor. Söylenen her şeye tepki vermek gerekmez. Bazı şeyler zaten bellidir. İyilik ve hayır beklenmez. Bunlar doğru ama bu durum beni susturamıyor çünkü ciğerimi delmeye başladı. Kosovalılar, Balkanlılar için Türkiye’nin önemi bellidir. Bu durum sadece Türkler için değil, herkes için geçerlidir. İşte beni rahatsız eden sesler de bu konuyla ilgilidir. Malumunuz, Bulgaristan devleti Avrupa Birliği’ne üye oldu. Burası gayet normal. Olabilir. Biz zaten Bulgar polislerine rüşveti avro ile veriyorduk, yine avro ile vereceğiz. Durum bu açıdan değişmiyor. Bir şey de fark etmedi. Ama mesele bunla bitmiyor. Bulgaristan bizim Türkiye-Kosova köprümüzün önemli bir kısmıdır. Balkan Savaşlarından sonra bozulan birliğimizde önemli bir bölgedir. Osmanlı’nın “Rumeli-i Şahane”sinin bir parçasıdır.
Etrafımız kuşatılıyor. Dünyada öyle bir dalga var ki bizi alıp götürmek istiyor. Bizi kendimizden geçirmek istiyor. Balkanlar’da yeni zorluklar, yine zorluklar. Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’dan çekilmesinden bu yana kan kaybımız var. Kan kaybımız derken ırk ayırmıyorum. Kanı akanların başında Türkler var idi ama sadece Türkler değildir. Balkanlar’ın bütün Müslümanları ve Osmanlı tarzında yaşayan bütün fertleri bin bir beladan geçtiler. Arnavut halkının çektikleri ortada, Boşnakların kanları yerde kaldı. Srebrenica’da Sırp köpeklerine yolu açıp binlerce Boşnağın ölmesine sebep olan Hollandalı köpekler, Hollanda’da yapılan resmî bir törenle askerî başarı nedeniyle onur madalyası aldı. Köpeklere nasıl madalya verilir diyeceksiniz. Bunlar insan görünümlü köpekler oldukları için madalya alabiliyorlar.
Bu topraklar paramparça edildi. Son kısımlarını hepimiz gördük. Bunun bazı gereklilikleri vardı. Bazıları yararlıydı ama genelinden bakarsak sorun vardı. Yoksa Kosova’nın Sırbistan’dan ayrılması büyük bir rahatlıktı. Buna itiraz etmek zor. Aynı durum Bosna Hersek için de geçerli. Ancak, Balkanlar’ın zelzelelerinden yine en zararlı çıkanlar bizler olduk. Kimliğimiz zelzelelere uğradı ve şimdi… Şimdi de bizim soluk almamızda büyük öneme sahip Türkiye’mizle olan bağımız zayıflatılıyor! Zayıflatılma yeni başlamadı; çalışmanın devamındayız. Bizi hapsediyorlar. Birileri bize bir ders daha veriyor. Dünyadaki durumun bizi nerelere götürdüğünü bir kez daha acı bir şekilde öğreniyoruz. Artık, sadece Türkiye’ye değil, çevremizdeki diğer devletlerin birçoğuna da gitmemiz zorlaşacak.
Kosova bir şekilde yaşıyor, biz de orada bir şekilde yaşıyoruz. Öyle veya böyle, soluk alıp veriyoruz. Yazımın başında geçmişimin bir kısmından kısaca söz açtım. Bugünkü yeni ve olumsuz bazı gelişmeleri gördükçe ister istemez o güzel günler geliyor aklıma. Artık yaşanamayacak olan o güzel ve değerli günler!.. Yine Brezoviça’ya gidilir, yine Reçana’da oturulur ama artık nefes aldığımız hava değişti. Eğlenceyi yine yaparız ama o eğlenceler bitti. Tabii ki geçmişe takılıp kalmayacağız. Bugünde yaşayıp gelecek için çalışacağız. Etrafı nasıl daha iyi hâle getiririz diye düşüneceğiz. Ben sadece dünyadaki kötü gidişi ve çevremizdeki durumlardan söz açmak istedim. Hangi hâldeyiz? Nasıl kıstırıldık? Olup bitenleri iyice analiz etmeden, kavramadan geçersek çevremizin kapatılmasını kabul etmiş oluruz.
Söylediklerim basit siyaset malzemesi değil. Sadece şunu düşünün: İzmir’den Prizren’e gitmek, İstanbul’dan Mostar’a gitmek nasıl bu kadar zor olur? İnsan, yine de yolunu bulup gidiyor. İş imkânsız değil ama biz bunları hak etmedik. İnsanın kendi doğduğu topraklara girmesi nasıl bu kadar zor bir hâle getirilir?
Bir çıkış yolu vardır, mutlaka vardır. Asla susmayalım. Yaşadığımız yeri düzeltelim, şartlarımızı düzeltelim. Bir ve güçlü olalım. Böyle olursak elbet bir yol buluruz. Öyle veya böyle yaşamak bize yakışmaz. Layık olduğumuz bir hayat için uğraşmak lazım. İşimizi hakkıyla yapmamız lazım.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|