|
BOSNA’DAN KOSOVA’YA BALKANLARDA PARÇALANMA
17 Şubat 2008 tarihinde Kosova sözde bağımsızlığını kazandı. Beklenildiği gibi bağımsızlık kararı, ABD ve AB emperyalistlerinin desteğiyle bir oldubittiye getirilerek alındı. Bağımsızlıktan önceki konumuyla Kosova fiilen emperyalizmin uydu bir devleti konumundaydı. Son yapılan işlemle birlikte bu resmiyete dökülmüş oldu. Bağımsızlık kararının ardından, Rusya ve Sırbistan sert tepki gösterdiler, Mitroviça başta olmak üzere değişik yerlerde gösteriler yapıldı, çatışmalar yaşandı. Transdinyester, Abhazya ve Güney Osetya gibi bölgelerde de bağımsızlık sesleri yükselmeye başladı.
Kosova’nın emperyalizm destekli bağımsızlığı her ne kadar oldubittiye getirilmiş olsa da, esasında Balkanlardaki parçalanma zincirinin-şimdilik- son halkasını temsil etmektedir. Bu nedenle, Kosova’nın ayrılma kararı uzun bir sürecin ürünüdür ve bu süreç, finans-kapitalin Yugoslavya’yı kanlı iç savaşlarla parçalamasıyla şekillenmiştir. Hırvatistan ve Slovenya’nın başta Almanya olmak üzere Batılı emperyalist ülkelerin desteği sonucu ayrılmalarıyla başlayan dağılma silsilesi, Bosna’da patlayan kanlı iç savaşla devam etmiştir. 1999’daki NATO saldırısının ardından emperyalizm, Yugoslavya’nın son kalıntılarını da ortadan kaldırmış ve Kosova’nın ayrılma kararıyla oyunun bir perdesi kapanmıştır. Emperyalist planlar doğrultusunda alınan sözde bağımsızlık kararı elbette yeni oyunlar ve yeni perdeler açacaktır.
Yugoslav Sosyalist Modeli ve Parçalanmaya Etkisi
Yugoslavya, uzun yıllar boyunca sosyalist yönetime sahip önemli ülkelerden biriydi. Çok sayıda ulusal-etnik grup aynı federasyon içinde özyönetim ilkesine göre yaşıyordu. Ancak, Yugoslav tipi sosyalizmin önemli sorunları vardı ve bu sorunlar dağılma sürecinde, burjuva ideologlarına gerekli zemini sağladılar. Yugoslavya’nın bölünmesi, Batılı gizli servislerin, CIA-BND-MOSSAD destekli radikal İslamcı-milliyetçi örgütlerin işi olduğu kadar, Belgrat hükümetine kredi veren Batı kapitalizminin temsilcisi kuruluşlar tarafından kabul ettirilen makro-ekonomik yapılandırma programı ile de doğrudan ilgilidir. Yugoslav özyönetim modeli, merkezi planlamaya dayalı ekonomik modele, Sovyet revizyonizmine bir alternatif olarak sunuldu. Ama uygulanan özyönetim modeli, sosyalist inşa sürecinin karşılaştığı zorlukları, bürokratikleşmeyi sağlıklı biçimde aşabilecek düzeyde değildi. Çünkü bu modelin uygulanış şekli, sadece Yugoslav sosyalizminin tercihi olmaktan öte, Batılı emperyalist devletlerle, uluslararası kapitalizmle girilen ilişkilerin de bir sonucudur. Özyönetim modelinin pazar ekonomisi tarifleriyle işlemesi, ülke içi ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri artırmıştır. Derin sosyal farklılıklar ve eşitsizlikler sadece gelirleri değil, konut, iş bulma, eğitim ve siyasi temsil gibi konuları da etkilemiştir. Yugoslavya, emperyalist devletlerle girdiği ilişkilerin bedelini, Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrası çok ağır ödemiştir. Daha Tito hayattayken, Slovenya ve Hırvatistan gibi zengin ve Avrupa’ya sınır oluşturan cumhuriyetlerden, sosyalizme, Bağlantısızlar Hareketi’ne karşı sesler yükselmeye başlamıştı.
“Yugoslavya, 1964 ve 1965’te aldığı bir dizi önlemle “pazar sosyalizmi” ve “bırakınız yapsınlarcı sosyalizm” olarak tanımlanan bir süreci resmen başlatmıştır. O yıllarda, kimi gözlemciler tarafından “sosyalizmden kapitalizme barışçı geçiş” olarak tanımlanan bu sürecin son halkaları günümüzdeki kanlı olaylardır.”(Alpaslan Işıklı, Yugoslavya Örneği).
Yugoslavya’da uygulanmaya başlanan “pazar sosyalizmi”, ülkede gelir dağılımını bozdu. Bölgesel gelir adaletsizliği, federasyonu oluşturan ülkelerin birbiriyle bağlantısını önemli ölçüde kopardı. “Pazar bir kere ekonomik bir disiplin ya da düzenleyici haline geldiğinde, ekonomik aktörler pazara bağımlı hale geldiğinde, üretim araçlarına sahip olan işçiler bile bireysel ya da kolektif olarak, pazar koşullarına-rekabet etmek, birikim yapmak, kendilerini sömürmek ve sözde rekabetçi olmayan işletmelerin ve işçilerin düşüşe geçmesi- karşılık vermeye zorlanacaklar.”(Ellen Meiksins Wood, Marx’a Dönüş). Pazar sosyalizminin bu özellikleri, Yugoslavya’da sosyalizmin çözülüşü ve parçalanmada çok etkili olmuştur.
Özyönetim modeli, bir bakıma sosyalizmin düzgün işleyişi için gerekli bir yaklaşımdır. Bürokratikleşmeye karşı, işçilerin demokratik özyönetimine dayalı bir yapılanma, sosyalizmin bütünlük kazanabilmesi için önemli bir adımdır. Ne var ki, Yugoslavya’nın uluslararası sermayeye açılması, özyönetim sayesinde sağlanması düşünülen kazanımlara gölge düşürmüştür. 1965’ten itibaren, bürokratikleşmenin sakıncalarından kurtulmak için atılan adımlar, daha sonra önemli sakıncalar getirdi. Bunun en önemli nedeni, merkezi kontrolden boşalan alanların emekçi halkın katılımıyla değil, yabancı tekellerle bağlantılı yerel tekelci odakların kontrolüne girmeye başlamasıdır. Pazar sosyalizmi uygulamaları, Yugoslavya’yı finans-kapitalle iç içe bir konuma getirmiştir.
Uluslararası sermayenin desteğinden, düşük faizli kredilerinden faydalanan Yugoslavya, 1970’lerde başlayan ve giderek ağırlaşan dünya bunalımından olumsuz etkilendi. Alınan kredilerin faizlerinin yükselmesi geri ödeme ve borçlanmada sorunlar yarattı, dış ticaret açığı büyüdü. Sarsılan mali dengeleri IMF patentli önlemlerle çözmeye kalkışmak Yugoslav tipi sosyalizmin çelişkilerinden biridir. IMF programlarının uygulamaya sokulduğu 1980 ve 1981 yıllarında 13 bin 500 işçinin katıldığı 300 iş bırakma eylemi olmuştur. %40’lara varan enflasyonun düşürülmesi pahasına, Yugoslavya’da işsizlik artmıştır.
Yugoslavya deneyimi ve finans-kapitalin bu deneyimi “gereğinden fazla önemsemesi” hakkında Lenin’in şu sözleri oldukça aydınlatıcıdır: “Burjuva filozofu birazcık akıllı bir yazarsa, onun sınıf içgüdüsü, kendisini yanıltmayacak ve sosyal demokrat hareket içerisinde şu ya da bu eğilimin burjuvazi için ne demek olduğunu kavrayacaktır. İşte bu yüzden düşmanımızın sınıf içgüdüsü, sınıfsal görüşü, her zaman, sınıf bilincine sahip her proleterin en yakın dikkatini gerekli kılar.”(Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği). Burjuva iktisatçıları ve ideologlarının Yugoslavya yönetimine gösterdikleri teveccüh, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yerini kanlı iç savaşa, kirli operasyonlara, radikal İslamcılara finansman desteği sağlamaya bırakmıştır. Parçalanma süreci, toplumsal yapıyı herşeye rağmen bir arada tutan özyönetim ilkesinin sonlandırılmasıyla birlikte gerçekleştirilmiştir. “1989’da çıkarılan İşletme Yasası ile özyönetimin işletmeler düzeyindeki yönetsel birimlerini oluşturan Birleşik Temel Emek Örgütleri dağıtılmıştır. Böylece Yugoslavya’da işçilerin iş güvenliklerini ve genel olarak sosyal güvenliklerini tümüyle ortadan kaldıran bir özelleştirme saldırısı başlatılmıştır. IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı yapısal uyum programlarının doğrudan sonucu olarak, 1991 yılı, ilk bölünmelerin patlak vermesinden hemen önce, sanayide ve bankacılık sektöründe yoğun iflaslara sahne olmuştur.” (Alpaslan Işıklı, a.g.e.).
Yoğun İdeolojik Bombardıman: “Sırp Kasapları ve Ezilen Bosnalı Müslümanlar”
Sovyetler Birliği’nin çözülüşü sonrası, Yugoslavya’nın içinde bulunduğu durum daha da kötüleşti. Dünya tek kutuplu hale gelmişti ve Amerikan kapitalizmi, emperyalist sistemin baş aktörü olarak yeni düzenlemeler içine girmişti. Yeni düzenlemelerin başlangıç noktasını ise Balkanlar oluşturdu.
Berlin Duvarı’nın yıkılması, Doğu Almanya’nın kapitalist Almanya ile birleşmesi sonrasında, Alman finans-kapitalinin Balkanlardaki çalışmaları da, bu bölgede yaşanan savaşlarda, katliamlarda oldukça etkilidir. Alman sermaye güçlerinin Amerikan kapitalizmiyle girdiği etkinlik mücadelesi çerçevesinde, İslamcı sermayeye, tarikatlara, dinsel ideolojik yayılmaya, propaganda araçlarına verdiği destek, kendi ülkesinde olduğu gibi Balkanlarda da dinci-ırkçı unsurların güç kazanmasının önünü açmıştır. Yugoslavya’da emekçi halkların katledildiği iç savaş ortamı emperyalizmin bölgedeki faaliyetleriyle ilgilidir.
Tarihin akışını belirleyen etken, üretici güçlerin gelişim seviyesi ve mülkiyet biçimiyle olan çelişkileridir. Burjuvazi, feodal mülkiyetin hakim olduğu düzenleri, devrimci döneminde yenilgiye uğratmış, aydınlanmacı düşüncelerin öncüsü olmuştur. Ancak, burjuvaziye iktidarı ele almasında yardımcı olan yine geniş halk kitleleridir. Fransız Devrimi’nin önderi burjuvazi, iktidarı eline iyice aldıktan sonra devrime katılan sans-culotte’ları devre dışı bırakmıştır. Yine Avrupa’nın ve dünyanın pek çok yerinde, burjuva mülkiyet düzeninin getirdiği çelişkiler sonucu güçlenen işçi sınıfı hareketinin karşısına dikilen burjuvazi, sınıfsal çıkarlarını en iyi biçimde korumak için kendi sınıfının organik aydınlarından yararlandığı gibi, arkaik yönetim biçimlerinden, feodal unsurlardan da ustaca yararlanmasını bilmiştir.
Sovyetlerin dağılma süreci ve sonrasında yaşanan olaylar, finans-kapitalin gerici ortaklarıyla girdiği işbirliğinin ve sonrasında yaşanan ayrılmaların oldukça net bir biçimde gözlenebildiği yıllardır. Afganistan’da Nur Muhammed Terakki yönetimine karşı, Sovyet işgalinden aylar önce İslamcı mücahitlere yardım edildiği bizzat Brzezinski tarafından doğrulanmıştır. Filistin’de, Lübnan’da Marksist, yurtsever, laik temellerde gelişen bağımsızlık mücadelesinin, yıllar içinde nasıl İslamcı örgütler eliyle bastırıldığı bilinmektedir. Lübnan’da Lübnan Komünist Partisi’nin üst düzey yöneticileri Hizbullah eliyle yok edilmiştir. HAMAS, yıllar boyunca MOSSAD uzmanları tarafından İslamcı siyasetin güçlendirilmesi sonucu oluşturulmuştur.
Ortadoğu ve Afganistan’da yaşananlar benzer biçimde Balkanlarda da yaşandı. Mücahitler Yugoslavya’da ABD ve NATO ülkeleri tarafından 1980’li yıllarda Afganistan’da, Filistin’de olduğu gibi desteklendiler. Sovyetlerin dağılmasının ardından, kapitalizmin göreli rakipsizliğini ilan ettiği dönemde, finans-kapitale bağımlı halde bulunan Yugoslavya sosyalizmi ve özyönetim modeli, birliği bir arada tutmaya yetmedi.
Yugoslavya’daki kanlı parçalanmanın temel sebebi, finans-kapitalin politikaları olsa da, yoğun bir ideolojik manipülasyon sonucu konu oldukça çarpıtılmıştır. Sorunun temel kaynağı olarak ısrarla Sırpların gösterilmek istenmesi, gerçekleri ortadan kaldırmak için atılmış önemli bir “ideolojik hegemonya” hamlesidir. Oysaki, Balkanlarda yaşanan olaylar, NAZI birliklerinden Müslüman Kardeşlere, İran’dan ABD’ye, Alman gizli servisi BND’den MOSSAD’a, Sudan’daki gerici Hasan El Turabi yönetiminden El Kaide’ye, Afganistan-Çeçenistan mücahitlerinden Türkiye’ye ve UÇK’ya uzanan, içinde uyuştucu-silah kaçakçılığının da olduğu kapsamlı bir emperyalist yıkım projesidir. 20. yüzyılı 21. yüzyıla bağlayan süreçte Balkanlardaki olayların kapsamı ve genişliği, küresel burjuvazinin yerel burujuva-feodal ortaklarıyla sosyalizme karşı mücadelesinin derinliğini sergilemesi açısından son derece önemlidir.
Yukarıda belirttiğimiz olaylar ışığında söylenebilir ki, burjuva basının yönlendirmesiyle oluşturulmuş “Katil Sırplar, ezilen Müslümanlar” imajı son tahlilde gerçek temellere oturmamaktadır. Yugoslavya içinde yaşayan emekçi halkların bütünüyle katliama uğradığı bir dönemde emperyalizm, Müslüman Boşnak, Katolik Hırvat, Ortodoks Sırp, Makedon ayrımı yapmazken; stratejik planlamalar gereği Bosnalı mücahitlerin, Kosovalı UÇK mensuplarının yürüttükleri kirli savaşın gözden kaçırılması dikkatle üzerinde durulması gereken bir noktadır. Bunun için öncelikle Bosna’da yaşananların ele alınması gerekmektedir.
NAZI’lerden CIA’ya Uzanan Çizgide Bosna ve Kirli Savaş
Bosna’da verilen sözde bağımsızlık savaşı, emperyalizme zincirlenmenin en tipik örneklerinden biridir ve bu biçimiyle Kosova’nın şimdilerde sıkça söz edilen bağımsızlığına, Balkanlardaki ilk örneği oluşturması bakımından önemlidir. Uluslararası sermayenin radikal İslamcı örgütleri, İslamcı sermayeyi destekleyerek finanse ettiği kirli savaş sonucunda Yugoslavya’dan ayrılan ve Dayton Antlaşması sonucu kendi içinde bölünerek emperyalist ülke temsilcileri tarafından yönetilen Bosna-Hersek’in efsanevi(!) lideri Aliya İzzetbegoviç’in geçmiş yaşamını ve ideolojik donanımını incelemek bizlere, Bosna’daki savaşın önderliği ve karakteri hakkında yeterli bilgiyi sağlayacaktır.
Alman finans-kapitalinin ülkeyi faşizm koşulları altında yönettiği durumun ürünü olan NAZI iktidarının politikası, Doğu Avrupa ve Kafkasya Müslüman halklarının Alman emperyalizmi yararına kullanılması esaslarını içeriyordu. Bu yapılırken, Ortadoğu, Kafkasya, Balkanlar ve Orta Asya’daki gerici unsurlara dayandılar. Müslüman halkların yaşadığı Doğu ülkelerindeki antika tefeci-bezirgan sermaye ve feodalizm, NAZI istihbarat subaylarının kontrolü altında kurulacak örgütleri finanse etti.
Almanya, 10 Nisan 1941’de saldırdığı Yugoslavya’da Katolik-faşist Hırvat Ustaşa hareketinin lideri Ante Pavelic’in yönetiminde bir devlet kurdurdu. Bu devletin sınırları içinde yaşayan Müslümanlar, o dönemin emperyalist ırkçı politikaları gereği “en saf ırklardan biri” olarak tanımlandılar, hatta Himmler Balkan Müslümanlarını “Muselgermanen” olarak adlandırdı. Bosnalı egemen gerici sınıfların Almanlardan daha geniş bir otonomi talepleri sonrasında 1943’te Handschar SS Birliği kuruldu. Balkanlardaki bu gerici örgütlenmeye en büyük destek veren isimlerden biri de o dönemin Kudüs müftüsü El Hüseyni’dir. Filistinli feodal-antika sermayenin temsilcisi olan El Huseyni, sınıfsal çıkarının gereği olarak Alman kapitalizmiyle ilişkiye geçti. Bosnalı feodal güçlerin en yüksek organı olan Ulema Meclisi’nin liderleriyle birlikte çalışmalar yürüttü. Kan ve ırk bağlarıyla batı gericiliğine, dinsel bakışı ile doğu gericiliğine ait Müslüman birlikleri, hakim sınıfların İslam anlayışı ve faşist yönetimler arasında daha sağlam bağlar kurulmasına yaradı. NAZI subayları bu girişimi şu şekilde açıklıyorlardı: “Benim naçizane fikrime göre Boşnak birliğinin SS kültür politikası ile donatılması için savaş alanında din adamları görevlendirilmelidir...Onların cesaretli davranışları, Muhammed’in cennetine gitme umudu ile beslenmelidir.” Doğu toplumlarının ve İslamcı örgütlerin karakteristik özelliklerinden olan feda kültürü, emperyalizm tarafından yıkıcı cihatları yürütecek şekilde kullanıldı.
Aliya İzzetbegoviç, gençlik yıllarında Handschar SS Birliği içinde partizanlara karşı savaşlarda yer aldı. Bunun yanında İzzetbegoviç Mladi Müslümani(Genç Müslümanlar) üyesiydi; bu örgüt 1928’de Mısır’da kurulan Müslüman Kardeşler örgütü ile eş zamanlı kuruldu.
Müslüman Kardeşler örgütü, başlangıçta Mısır’da İngiliz hakimiyeti ve Batılı burjuva kültürüne karşı bir tepki olarak gelişti. Hareketin örgütlenme dinamikleri, İslam’ın kuruluş yıllarındaki aşiret-kandaş örgütlenme modeliydi; barbar bedevi refleksleriyle yapılan hareketi çağrıştırıyordu. Ancak, ideolojik yapısı Seyyid Kutub tarafından şekillendirilen örgüt bezirganlaşma konağına girdiği anda emperyalizmin kullanabileceği bir yapılanma durumuna geldi. Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” kitabında anlattığı cihat ve İslami düzen kavramı, örgüt elemanlarının bulundukları ülkelerdeki yönetimlere karşı gerici mücadelelerinin dinsel kılıfı oldu. Yine Seyyid Kutub “İslam-Kapitalizm Çatışması” kitabında kapitalizmi insanlığın önünde düşman olarak göstermekle birlikte, İslamın bezirgan ekonomik yapısını savunarak burjuva ideologlarına uygun boşluklar yarattı.
İslamın ilkel sosyalist-barbar geleneklerine göre örgütlenme dinamiğine sahip olan, ancak ideoloji ve eylem temelinde Emevi-Abbasi İslamının gerici yorumlarını savunan Müslüman Kardeşler ve onun türevi olan İslamcı gençlik örgütleri bugün de pek çok Ortadoğu ülkesinde, aralarında belirli teorik-pratik ayrılıklar olmakla birlikte, finans-kapitalin doğrudan ya da dolaylı yollardan aracılık ettiği stratejilerde yer almaktadırlar. Yaşamını bu tip örgütler içinde geçirmiş Bosna önderliği de sözde bağımsızlık savaşı içindeyken aslında emperyalizme ve gericiliğe hizmet ettiler.
İzzetbegoviç, yazdığı eserlerde belirttiği fikirlerle, Balkanlardaki parçalanmanın İslami yönünü oluşturdu. Yapılan dinsel-ideolojik manipülasyon, kandaşlık-ilkel sosyalizm temelinde örgütlenen çok sayıda gençlik örgütünü etkiledi; bu örgütler Balkanlardan Çeçenistan’a, Afganistan’a uzanan radikal İslamcı örgütlenme ağlarıyla birleştirildi. Gevşek bir ağ örgütlenmesine sahip olan ve bu ağın Batılı gizli servislerce yürütüldüğü El Kaide, Balkanlardaki gerici savaşta CIA-VEVAK-BND-MOSSAD destekli eylemlerde bulundu.
Emperyalist ülkelerin desteklediği radikal İslami organizasyonların etkinliğinin en önemli örneklerinden biri, insani yardım örgütü kılıflı TWRA(Third World Relief Agency)’dır. TWRA kurucusu Hassaneyn, İzzetbegoviç ile Usame Bin Ladin arasında bağlantıyı sağladı. Bu bağlantı sayesinde Usame Bin Ladin Bosna pasaportu alabildi. Hasan El Turabi yönetiminin Sudan’dan yolladığı silahlar TWRA üzerinden Bosna’ya gönderildi. Radikal İslamcı örgütlenmelerin, finans kuruluşlarının verdiği destekle, İzzetbegoviç partisi SDA içindeki laik unsurları tasfiye edebildi. “Önemli bir noktanın altını çizelim: Yalnızca Batı’nın, özellikle Almanya’nın yardımıyla Yugoslavya’daki ayrılıkçı güçler hedeflerine ulaşabilirdi. Ve yalnızca Batı’nın, özellikle ABD’nin yardımıyla Bosna’daki köktenci güçler hiçbir zaman için Müslüman seçmenin çoğunluğunun desteğini almayı başaramamış olan İzzetbegoviç’in etrafında toplanabilirdi.”(Jürgen Elsasser, Cihad Avrupa’ya Nasıl Ulaştı?).
TWRA’ya 1996 yılına kadar Malezya, Suudi Arabistan ve Türkiye’den 37 milyon dolar bağış yapıldı. TWRA’nın topladığı toplam bağış tutarı Bosna gizli servisinin hesaplarına göre 2,5 milyar dolardı. Bu paralar Viyana’daki die Erste Österreichische Bank’ta toplandı. Sudan’dan getirilen silahlar Viyana üzerinden, İran’dan getirilen silahlarsa Zagrep üzerinden Bosna’ya ulaştırıldı.
1980’lerde yaşanan İran-gate olaylarına benzer olaylar, Balkanlardaki katliamların desteklenmesi sürecinde tekrar yaşanmıştır. Bosna’daki işbirliğinde İran silah sağlayıcısı konumdaydı. Başta ABD olmak üzere Batı emperyalizminin desteğiyle kurulan Hırvat-Boşnak Federasyonu’nun yöneticileri İran’la önemli silah anlaşmaları yaptılar. Anlaşmanın yürürlüğe girmesinin ardından her ay ortalama sekiz İran uçağı Hırvatistan’a iniyordu. Silah sevkıyatı Zagrep’ten yapılabildiği gibi, Arnavutluk’un Krk ve Brac adaları da kullanıldı. Özellikle gerici Sali Berisha yönetimi bu çalışmalarda Batılı gizli servislere önemli lojistik, alt yapı desteğinde bulundu. ABD’li hükümet memurları İran’dan yollanan füzelerin Saraybosna’ya transferine eşlik ettiler. ABD ve İslamcı sermaye arasındaki ilişkiler o kadar sıkıydı ki, 16 Ocak 1997 tarihli bir Kongre Karar Tasarısı’nda şöyle deniyordu: “Clinton yönetiminin İranlıların ve diğer radikal unsurların Avrupa’ya girmesini sağlamasının sadece bir hata sonucu olduğu yargısı, olayı çok fazla hafife almak olur.”
Bosna’da yürütülen kirli savaşta Türkiye yönetici sınıflarının da önemli payı vardır. Özellikle Bosna’daki savaş döneminde Refah Partisi’nin iktidarda olması, dinsel bağışlar yoluyla toplanan paraların Bosna’ya akıtılmasında kolaylık sağlamıştır. Ancak, Balkanlardaki parçalanma sadece İslami sermaye unsurları tarafından desteklenen bir süreç olmamıştır. Türkiye büyük burjuvazisi, Balkanlarda her dönem gerici unsurları desteklemiş, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğini orada da devam ettirmiştir. Silah sevkiyatında Türkiye önemli güzergahlardan biridir. Suudi Arabistan, Malezya, Brunei ve Pakistan’dan gelen askeri malzeme, Türk uçakları ve Türk Mavi Berelileri aracılığıyla çatışma bölgelerine taşındı. İkinci bir güzergah olarak da Kuzey Kıbrıs kullanıldı. “İran’ın fiili desteğiyle ve Türkiye’nin 1912’den beri ilk kez oraya asker göndermesi dikkat çekici. Yardım kampanyaları çerçevesinde Türkiye gibi ülkelere getirilen Bosna-Hersekli çocuklar tarikatların himayesine alındılar.”(İslamcı Örgütler-2, Faik Bulut). Refah Partisi’nin Almanya kolu Milli Görüş Teşkilatı, Alman finans-kapitalinden aldığı destekle, Türkiye’deki yönetici sınıfların da yardımıyla Balkanlardaki gerici savaşın destekleyicilerinden biri olmuştur. Arap ve Afgan savaşçılardan oluşan 300 kişilik bir grup 1996 yılında Refah Partisi’nin davetiyle İstanbul’a geldi. Türkiye’ye gelen savaşçılar MİT tarafından eğitildikten sonra çeşitli operasyonlarda kullanıldılar. Yine, Türkiye Hizbullahına bağlı İslamcı militanlar Kosova ve Bosna’daki savaşta yer almışlardır.
Son Perde:Kosova’nın Bağımsızlığı(!)
Emperyalizmin Balkanlarda yıllardan beri sürdürdüğü gizli-açık operasyonların, kirli savaşların, katliamların son perdesi Kosova’nın ayrılmasıyla kapandı. Kapanan bu perde, yeni bir oyunun, yeni perdelerin başlangıcı olacaktır. Kosova’nın fiili bağımsızlığının başta ABD olmak üzere kapitalist-emperyalist Batı devletleri tarafından tanınması gelecekte benzer modeller altında başka parçalanmaların gündeme getirilebileceğini bize gösteriyor.
Önde gelen burjuva teorisyenlerinden Francis Fukuyama birkaç yıl öncesinden “Devlet İnşası” kavramını ortaya atmıştı. “Devlet inşası”, kapitalizmin bir sistem olarak ayakta kalabilmesi, sömürü mekanizmalarını devam ettirebilmesi için “uluslararası hiyerarşi” içindeki rolünü, yerini bilen, küresel sermayenin sömürü mekanizmalarına iç politik dengeler bağlamında sonuna kadar destek olan devletlerin siyasi, ekonomik, askeri alanlarda yapılandırılması kavramıdır. Bu yapılandırma, kimi bölgelerde bölünme, parçalanmalarla; kimi bölgelerde yapay birlikler yoluyla; kimi bölgelerde ise var olan devlet mekanizmasının işleyişinin bütünüyle kapitalizm yararına işletilmesi yoluyla gerçekleşecektir. Konuya bu açıdan bakıldığı zaman, ulus-devletlerin parçalanma, federatif temelde birleştirilme ve kapitalizmle sınırsız işbirliğine dönük düzenlemelerle yeniden yapılandırılmasının gündeme geldiği görülecektir. Kosova, bu şekilde bir “devlet inşasına” iyi bir örnektir.
Bosna’da yaşanan savaş, aslında benzer yollarla Kosova’da da yaşandı. İslamcı mücahitler İran, ABD ve Almanya’nın kısmi ortaklığı altında desteklendiler. Emperyalizmin paralı askerliğini yapan UÇK Pakistan-Afganistan güzergahından gelen uyuşturucu parasıyla yürüttüğü savaşı finanse edebildi. Emekli ABD’li komutanların Pentagon’a bağlı oluşturdukları özel güvenlik şirketi MPRI, radikal İslamcı militanların ve İranlı askerlerin gerek Bosna ordusu, gerekse UÇK içinde iyice bütünleşmesi için çaba harcadılar. Arnavutluk burjuvazisinin “Büyük Arnavutluk” planlarıyla küresel emperyalist stratejilerin uyuşması sonucunda, binlerce İslamcı savaşçı, CIA kontrolünde Arnavutluk’a gönderildi. Sali Berisha’nın sağladığı lojistik destekle birlikte bu militanlar kirli savaşı ve Kosova’nın parçalanmasına giden yolu adım adım takip ettiler. UÇK militanları Bin Ladin’in organize ettiği kamplarda yetiştirildiler. Bin Ladin’in sağladığı mali destek, hem Bosna’da hem de Kosova’da emperyalizmin çıkarları doğrultusunda kullanıldı. Bin Ladin’in ve El Zevahiri’nin desteğine rağmen, Balkanlardaki İslamcı militanlar asla tümüyle El Kaide’nin kontrolünde olmadılar, savaşçılar ABD gizli servislerinin kontrolündeydiler. Zaman içinde değişen ittifak politikalarının sonucu olarak CIA tarafından Balkanlardaki militanlara yönelik operasyonlar yapılmıştır; ancak bunlar ABD’nin radikal İslamcılara sağladığı desteği ortadan kaldırmaz, tıpkı Afganistan ve Çeçenistan’da olduğu gibi. Zaten, İslamcı militanlar ile ABD gizli servisleri arasında sıkça taraf değiştiren ve çift yönlü faaliyetlerde bulunan kişilerin oluşturduğu gri bölgeler mevcuttur. Ana stratejiler doğrultusunda çıkarların ve taktiklerin değişimi, farklı türde işbirliği zeminlerini gündeme getirmektedir.
Balkanlarda yetişen İslamcı savaşçılar içinde, daha sonraları 1993 yılındaki Dünya Ticaret Merkezi saldırısına ve 11 Eylül saldırılarına adı karışan pek çok isim vardır. Balkanlar, uzun yıllar boyunca Bin Ladin’in etki gösterdiği bir saha olmuştur. Usame Bin Ladin, Amerikan kapitalizmi içindeki ortaklarıyla birlikte mücahitlerin Kuzey Sudan’da eğitilmelerini, sonra da bu mücahitlerin Bosna ve Kosova’ya olan seyahatlerini finanse etmiş; İzzetbegoviç ve Arnavutluk yönetimi arasında bağlantılar kurulmasında yardımcı olmuştur. Bölgede yaşanan katliamlar ve terör olaylarında kurulan bu bağlantıların yeri önemlidir; ancak bölgedeki olayların büyük bölümü Amerikan istihbaratının kontrolünde gerçekleşmiştir. Biraz çelişkili gibi görünse de bu operasyonlarda İran en büyük destekçidir. Sınıf çıkarlarının uyuştuğu durumlarda birbirini düşman ilan eden söylemlerin basit birer psikolojik propaganda yöntemi olmaktan öteye gitmediği durumların bir örneğidir bu işbirliği.
Türkiye Burjuvazisinin Sermaye İhracı ve Emperyalizmle Stratejik Ortaklık
Yugoslavya’nın parçalanma basamaklarında uluslararası ortam böylesine karışıktır; İslamcı mücahitler, El Kaide, İran-ABD ortaklığı iç içe gider. Bu nedenle, Yugoslavya’da 20 yıla yakın süredir yaşananları anlamak, kapitalist sistemin işbirliği olanaklarını ve bunların sınıfsal temellerini görmek açısından önemlidir. Balkanlarla ilgili önemli olan bir şey de, Balkanların Türkiye’nin büyük burjuvazisi için, antika tefeci-bezirganlıktan gelişen İslami sermaye için “Neo-Osmanlıcı vizyon”la hareket ederek etki sahasını emperyal bir biçimde yaydığı bir laboratuar sahası olmasıdır.
TÜSİAD’la temsil edilen Türkiye büyük burjuvazisi, gelişim basamaklarının, ortaya çıkış koşullarının gerektirdiği biçimde her zaman “kökü dışarda” bir nitelik göstermiştir. Gelişme koşullarından ayrı olarak, Türkiye büyük sermayesi özellikle 12 Eylül’den sonra gücünü artırmış, Amerikan politikalarıyla uyum içinde “bölgesel süper güç” olma yolunda sermaye ihracını hızlandırmıştır. AKP iktidarı büyük sermayenin bütün olarak, karını en çok maksimize edebildiği bir dönemdir. Bu dönemde Türkiye’nin gizli ve açık askeri, siyasi, ekonomik anlaşmalar yoluyla “Genişletilmiş Ortadoğu’da” emperyal yayılım göstermesi, hem kendi büyümesi için, hem de emperyalizmin planları doğrultusunda yapılmak istenmektedir. TÜSİAD YİK Başkanı Mustafa Koç, Türkiye’nin Balkanlar, Karadeniz ülkeleri, Ortadoğu ve Kafkaslar, Hindistan ve Çin ile ilişkilerinin büyük önem taşıdığını, bu ülkelerin AB’ye tamamlayıcı olacağını söyledikten sonra işbirliği koşullarını şu şekilde vurgulamıştır: “Bu bölgelerde güçlü bir Türkiye Avrupa’da daha fazla çekim gücüne sahip olacaktır. Avrupa ile ilişkileri gelişmiş bir Türkiye ise bu bölgelerde daha güçlü olacaktır...Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinin doğru zemine oturtulmasının yalnız Ortadoğu ve Kafkaslar’da değil, Türkiye-AB ilişkilerinde de çok önemi olduğunu görüyoruz.” AB hedefi, Türkiye büyük burjuvazisinin önemli projelerinden biridir. Türkiye’nin ABD emperyalizmine kölece bağımlılık ilişkilerinin “Genişletilmiş Ortadoğu Projesinde” Türkiye burjuvazisinin rol kapma amacıyla devam ettirilmesi önemli bir gerçekliktir. TOBB’un ülkemizde çok sayıda işsiz varken, emperyalist planlar doğrultusunda Filistin’de 10 bin kişiye istihdam olanağı yaratmaya kalkışması bu gerçeğin bir başka örneklemesidir.
Türkiye’de egemen sınıfsal güçlerin Amerikan emperyalizmiyle girdikleri bağımlılık ilişkileri, emperyalist planların uygulamaya konması doğrultusunda Türkiye halkının acımasızca sömürülmesinin önünü açmaktadır. Türk ordusunun “ihraç maddesi” olarak kullanılabilir duruma getirilmesi, emperyalizmle girilen işbirliğinin kanlı sonuçlarını göstermesi bakımından önemlidir. Türkiye’yi ziyaret eden ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in Türkiye’ye Afganistan’daki NATO işgalinde doğrudan cephede sorumluluk almak, ABD’nin Irak’tan çekeceği askerler için istasyon işlevi görmek, ABD’nin Orta Avrupa’da kurmak istediği füze kalkanının üçüncü ayağına ev sahipliği yapmak ve İran konusunda ABD’ye destek vermek önerileriyle gelmesi, “stratejik ortaklığın” hangi sınıfsal temellerde ve sömürü mekanizmaları içinde gerçekleştiğini göstermektedir.
“Stratejik ortaklığın” boyutları, Balkanları da içine alacak derecede geniştir. Türkiye sermayesi, Balkanlarda parçalanmayı, iç savaşı, NATO’nun emperyalist müdahalesini her zaman desteklemiştir. Bundaki amacı ise yatırım imkanlarıyla pazarını genişletmektir. Türkiye’nin Balkanlarda oynadığı yıkıcı rolü, işbirlikçi Arnavutluk Devleti’nin Meclis Başkanı Jozefina Topallı Çoba şu sözlerle belirtmektedir: “Türkiye’nin bölgedeki lider konumuyla Kosova’nın bağımsızlık süreciyle ilgili önemli etkilerde bulunacağına inanıyorum. Kosova’nın bağımsızlığı bölgedeki barış ve istikrar için son derece önem taşıyor.”
Türkiye’nin Kosova’nın bağımsızlık(!) süreciyle ilgili önemli etkilerinden biri, Türkiye burjuvazisinin Arnavutluk sermayesiyle birlikte Kosova’ya yaptığı yatırımlardır. AKP’ye yakın Çalık grubunun Arnavutluk BKT Bankası ile ortaklaşa Kosova’da açtıkları şube, Türkiye sermayesinin bölgeye “çapı oranında” yaptığı yatırımların örneklerindendir. Bankacılık yanında enerji, telekomünikasyon, ticaret gibi alanlarda da Türkiye sermayesinin değişen oranlarda yatırımları vardır.
Kosova’nın Ayrılması Neler Getirecek?
Bu sorunun cevabı, aslında ikili bir biçimde verilmelidir. Bağımsızlık ilanı Kosova’ya ne getirecek? Ve bu bağımsızlık, dünyaya ne gibi etkilerde bulunacak?
Birinci sorunun cevabı aslında oldukça basittir. Kosova’nın bağımsızlığı, fiili bir durumun ilanından başka birşey değildir. Balkanlarda NATO’nun daha büyük stratejik ortakları(!) varken, Kosova’ya çok fazla ihtiyaç duyulacağı söylenemez. Ancak, enerji nakil hatlarının Kosova’dan geçecek olması, bu yeni ülkenin bağımsızlığını biraz daha anlamlı hale getirebilir. Nitekim, Kosova’nın ABD’nin önemli enerji projelerinden AMBO Petrol Boru Hattı’na ev sahipliği yapacak olması, enerji konusundaki işbirliğini örneklemektedir. Hazar petrollerini Bulgaristan, Makedonya, Kosova üzerinden Arnavutluk’un Vlora limanına aktaracak olan AMBO hattının fizibilite çalışmaları ise ABD Başkan yardımcısı Dick Cheney’e ait Halliburton Şirketi’nin İngiliz ortaklarınca gerçekleştirilmiştir. Boru hattından ayrı olarak, Halliburton Şirketi’nin Balkanlardaki ABD birliklerine hizmet vermek ve ABD’nin Vietnam’dan bu yana en büyük yabancı üssü olan “Bondsteel”i Kosova’da inşa etmek için hükümetle sözleşme imzaladığı da belirtilmektedir. Karadeniz ile Hazar denizi arasında büyük bir petrol taşımacılığına girişen ABD’nin bu yolu askeri üslerle koruması olağan bir durumdur.
Bu projelerin yanında, Kosova’nın ABD, AB ve NATO tarafından atanan organlarca yönetilecek olması da, bağımsızlığın arkasında emperyalist güçlerin olduğunu bir kez daha gösteriyor. Bu durumda, elbette birileri hala Kosova’nın bağımsızlığından söz edebilir, ancak gerçek hiçbir yanılgıya yer bırakmayacak şekilde bellidir.
İkinci soruya gelecek olursak... Kosova’nın bağımsızlığının başka coğrafyalarda gerçekleşebilecek bağımsızlık ilanlarıyla yakın ilişkisi olacağı hep söylenen bir gerçek. Emperyalizmin benzer yollarla “devletleştireceği” çok sayıda bölge var. Sonuçta konu emperyalist “devlet inşası”yla ilgili; körüklenen ulusal-etnik-dinsel nefretlerin piyasacı mantık içinde kapitalizme zincirlenmeyi beraberinde getireceği gerçeği sadece Balkanlarda değil, Kafkasya, Ortadoğu ve pek çok yerde görülmüştür, gelecekte de görülecektir.
Bu durumda, gerçek bağımsızlık mücadelesinin temel eksenleri, anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir tutum içinde eşitlikçi, demokratik ve sosyalist toplum inşasına giden yolda ilerlemekten geçer. Bu temeller üzerinde hareket edilmediği zaman -Kosova örneğinde olduğu gibi- kazanılan bağımsızlık kağıt üzerinde olmaktan öteye gitmez(ki kağıt üzerinde bile bağımsızlığı yoktur) ve küresel sermayenin oyuncağı olunur.
Kaynaklar:
-----------------------------------
Jurgen Elsasser, Cihad Avrupa’ya Nasıl Ulaştı-Balkanlarda Allah’ın Savaşçıları ve Gizli Servisler
Faik Bulut, İslamcı Örgütler-2
Alpaslan Işıklı, Yeni Din Yeni Tanrı-Neoliberalizm ve Görünmeyen El
V. İ. Lenin, Demokratik Devrimde Sosyal Demokrasinin İki Taktiği
Ellen Meiksins Wood, Marx’a Dönüş
www.sol.org.tr
www.zaman.com.tr
www.sabah.com.tr
www.prizrenliler.org
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|