Şimdi ova sessizlik içinde bir sestir. 1389’un anlam ve önemi, o günün kutsallığı, bu mühim ovanın aklındadır. Kosova Ovası, geçmişine bir kez daha dönüp, onu düşünmüştür.
Güneydoğudan ne geliş idi o! Gözlerin alamadığı kadar insanın akılların alamadığı o gücü Kosova Ovası’nı bir kez daha heyecanlandırmıştır. Ova heyecanlıdır çünkü etrafında yeniden bir şeyler olmaktadır. Her yanda ayrı telaş, her yanda ayrı simalar…
“Yeter artık bu zelzele. Bundan sonra sakinlik olsun! Topraklarım dinlensin, daha da yeşerip insanlarımı beslesin” der. Geçmişe çok büyük bir özlem duymaktaydı. Bu günlerden itibaren yeniden geleceğe güvenle bakmak istemektedir. Artık, güzel geleceğin vaktidir. İnsanları akıllı ve sağduyulu olmalı ve eski güzel günlerden ilham alıp geleceklerini sağlamca kurmalıdırlar.
Geleceği düşünürken geçmişini yeniden hatırlar. Zaten hiç unutamamıştır ki… Hem, eskiden beri bu kendi topraklarında da hayat her rengiyle ve şekliyle yaşanagelmişti. Hele o son yüzyıl yok mu… 1900’ler ve sonrası… Karanlıkla aydınlanan zamanlar… Karmakarışık etmişlerdi topraklarını. Ne kadar da mutlu insanları vardı! Birçok milletten, birçok renkten güzel ve mağrur insanları vardı. Asırların getirdiği o sakin düzenlerinin bozulduğu senelere kadar Kosova Ovası, güzellikler içinde ayrı bir güzeldi. Sonra yabancılar geldi, toprağının üstüne. Etrafı kötü sesler ve fikirler sarmaya başladı. Derken… Bir gün bir insan, ötekine vurdu. Öteki öldü. Kosova Ovası yine al kanlar görmeye başladı. Kanlar gitgide arttı. Yeşillik kendisini kırmızılığa bırakır oldu. Onun asırlık çınarları, etrafa ağlayan gözlerle baktılar.
“Dur hayır, yapma! O senin kardeşin. Hayır, ona öyle kötü gözlerle bakma. O senin en sevdiğin komşun!” cümleleri eksik olmadı ağzından. Lakin fenalıklar etraftaydı artık.
Sonra sustu Kosova Ovası’nın konuşan dili. Susmasa ne olacaktı ki… Zaten sesi uzun zamandır duyulmuyordu. Etraf yangın yeriydi ve gürültü arttıkça artmıştı. Kosova Ovası’nın sesi bastırılmıştı.
Yangınlardan, kıyımlardan, yıkımlardan sonra geride çilekeş insanlar kaldı. Huzursuzluk dolu bu topraklar artık Kosova Ovası’na rahat vermiyordu. Hiçbir şey eskisi gibi değildi, olmayacaktı. Bir de baktı sonra, topraklarına başkaları geldi. Ona başkaları hükmetmeye çalıştı. Gördüğü bu yeni dünya, ona yeni şartlar sundu. Sanki birileri ona çok çok eskilerde kalan karanlık ve buhranlı günleri hatırlatır gibiydi. Yeniden 1389’u düşündü ve derin bir ah çekti.
Farklı yüzler farklı hükümleri getirdi; farklı hükümler farklı bir ülkeyi… Zamanla Kosova Ovası’nın kendisi bile değişti ama bu yeni hâline hiç alışamadı. Topraklarına da bu yeni hâlleri yakıştıramadı. Nasıl yakıştırsın ki… Zorla yapılan şeylerle oluşan değişiklikler kime mutluluk verebilirdi ki?
Yıllar yılları kovaladı. O daha fazla değişmemek için çok çabaladı. Değiştirmeye çalışanlar ne kadar uğraşsa da o, yüzyılların birikimlerini içinden atmadı. Bir yanı hep o eski günleri yaşadı ve yaşattı.
Üstünde yaşayan insanları da değişikliği daha hızlı bir şekilde yaşadılar. Onların eskiye olan bilgi ve ilgileri azaldıkça yeniyi kabul etmeleri kolaylaştı.
Kosova Ovası, yapılanları bir türlü kabullenemiyordu. Bu yeni hâle nasıl gelindiğini uzun uzun düşünüyordu ve çıkış yolları arıyordu. Bu yeni dönemde bazen iyi günler oldu. Kimi zaman güzel günler yaşanır gibi oldu ama kötülükler sanki hep bir yerde sıralarını bekliyorlardı. Ve zamanları gelince çıktılar.
Bir gün uzakta bir alev göründü. Bir yerlerde bir şeyler yanıyordu. Kosova Ovası dikkatlice bakınca, Bosna’yı gördü; yanan Bosna’yı hüzünle seyretti. Bosna’nın kaderine benzeyen kaderinin onu da bu gibi yangınlara sürükleyebileceğini düşündü durdu. İçi içine sığmıyordu. Karanlık ruhlular iş başındaydı! Başkalarına zarar vermek istiyorlardı. Bosna’yı yeniden değiştirmekti amaçları. O uzak ülke, feryatlar içinde yalnız bırakılmıştı. Peki ya Kosova Ovası farklı bir durumda mıydı sanki? Hayır… O da aynı yalnızlık içindeydi. Ve bu yalnızlık onu korkutuyordu çünkü birileri, geçmişle hesaplaşma içindeydiler. Hesaplaştıkları geçmişte o da vardı. Kosova Ovası bir kez daha suskunlaştı. Yine sesi çıkmaz oldu. Bir çözüm olmalıydı, bir çıkış yolu bulmalıydı. Aradıklarını bir türlü bulamadı ve uzaklarda kan aktıkça aktı.
Bir zaman sonra uzaklar duruldu fakat artık kendisi de rahat değildi. Rahatı kaçtıkça kaçtı. Sanki uzaktaki o gözler giderek yaklaşıyordu ve ondan alacakları vardı sanki.
Karanlık gittikçe arttı. O, hüzünler içinde yapayalnızdı ve insanlarına üzülüyordu. Güzelliklerine yanıyordu ve birileri onu yakmak için geliyordu. Bir gün ateş yükseldi birden bire. Etrafı karıştı. İnsanları sıkıntı ve zorluk içinde kaldı. O yine 1389’u düşündü, 1912’yi hatırladı. Yine kaybediyordu, yine… Onun değişikliğini yeterli görmeyenler yine iş başındaydı.
Korkunun arttığı günlerin birinde uzaktan sesler duyulmaya başladı. Birileri onun sessiz feryadını duymuş gibiydi. Dışarıdan gelen bu ele sessiz ve karşılıksız kalamazdı. Kalmadı da… Derken… Karanlık yüzlerin büyük bir kısmı ondan uzaklaştırıldı ve ona güzellikler vaat edildi. Sevinçliydi; geçmişteki güzellikleri hatırladı ve güzellikler umdu. Ancak, bu sefer de başka başka yabancılar vardı toprakları üzerinde. Her şeyi hayra yordu.
Aradan iyi-kötü yıllar geçti. Yeni bir dönem gelmişti ve güzel günler vaat ediliyordu. Bunlara inanmak istiyordu. Bekledi durdu.
Günlerden bir gün, bir kış gününün 17’sinde o çok mutlu ve heyecan dolu bir güne uyandı! Yeniden 1389’u düşünüp 1912’yi hatırladı. “Artık huzur gelmeli topraklarıma” dedi içinden. 17’sinden sonra 18’i geldi… Onun umudu gitgide arttı. Artık her sabah güne “Beni güldürün, mutlu edin; beni mutlu edin ki mutlu olun” cümlesiyle başlar oldu.
O şimdi bekliyor. Mutluluğunun daimî olmasını bekliyor. Güzel günler görmek için bekliyor. Sağlam bir şekilde dünyaya, eskisi gibi haykırmak için hazır, bekliyor. İnsanlarının hazır olmasını bekliyor.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|