Kentimizde Hıdrellezden sonra gelen ikinci salı gününe Naks Salı denir.Bu isim söylenince akla Prizren’in Bülbülderesi gelir.Bu gün, halk arasında yaşayan ve hafizalardan silinmeyen bahar bayramlardan biridir.Naks Salı gelince havalar tamamen ısınmağa, ağaçlar yapraklanıp ürün vermeğe başlar. Naks Salı gününde halk, kente kartal bakışlı Svilen Dağı’nın eteklerindeki bir koyağa çıkarak sıcak günlerin gelişini şenliklerle kutlar.
Doğanın çiçeklerle bürünmeğe başladığı, kuşların bahar bestelerini okudukları mayis günlerinin birinde insanlar Bülbüldereye toplu halde gitmiş, baharın gelişini şenlikle kutluyordu.
Çoğu kentlisi olan insanlar gruplar halinde toplanmış, baharın gelişini kendi bildiklerine ve keyiflerine göre kutluyordu. Hovarda gençler, ünlerinde rakı mezelerini donatmış çalgılar eşliğinde şarkı türkü söylüyorlardı.Gençler, hanımeli ve diğer kır çiçeklerini topluyor,başlarına taç yaparak etrafta neşeli neşeli dolaşıyorlardı.Çocuklar da kendilerine eğlence bulmuş ortalıkta karıncalar gibi dolanıyorlardı.Orası,sevgililer için uygun bir olduğu için bazısı. kalabalık halkın arasından sıyrılarak kocaman çalılar arasında yada komşu bağların gölgeli kiraz ve kestane ağaçlıklarda kayboluyorlardı.
O gün Bülbül derede her şey satılıyordu. Satıcılar oraya daha sabahın erken saatlerinde konmuş tezgâhlarını kurmuşlardı.Her satıcı, kendine göre uygun bir yer seçerek o günün bereketli olmasını dua ediyordu. Izgaralarda pişirilen köfte kokuları Svilen Dağı’nın koyağında dört tarafa yayılıyordu.Bundan başka kıtır, armutlu şeker, kurabiye, gevrek, şeker, çocuk oyuncakları ve başka şeyler de vardı.
Bülbüldereye gelen her aile kendine birer uygun yer seçmiş, baharın keyfini çıkarıyordu.Yıl boyunca evlerinde kapalı genç kızlar o gün anneleri,teyzeleri ve halaları yanında oturmuş etrafı gözetliyorlardı.Orası anneleri ayrı telaşa düşüren bir yerdi.Çünkü oğluna glinlik kız seçmek için biricik fırsattı. Bu nedenle evlenme çağına gelmiş kızlar, gözlerine sürme çekmiş, yüzlerine pudra sürmüş ve en yeni elbiselerini giymişlerdi. Ama hovarda genç erkekler de kızlardan pek farkı görülmüyorlardı.Onlar da saçını başını taramış, şık görünüyorlardı.
Bülbüldereye kentin hemen bütün mahallelerinden gelenler vardı.Yeni mahalle çocukları da oradaydı.Öyleki insanlar Baharın gelişini büyük şenliklerle kutlamağa çalışıyordu. Çalgıcıların eşliğinde meşhur şarkıcı ve türkücüler durmuyor, ağızlarından çıkan nağmeler etraftakilerin ilgisini çekiyordu.Bu yüzden insanlar onları halka yapmış ilgiyle seyrediyor ve bazen şarkı türkülerine eşlik yapıyorlardı.
Yeni mahalle çocukları Bülbüldere dolaşmaktan, kalabalıktan usanmağa başladıkları için kendilerine başka bir eğlence aradılar. Öte beri ettikten sonra saklambaç oynamayı tercih ettiler.
Sayma görevi Vehbi’ye düşmüştü.Öteki ahbapları Ali, Bayram, İrfan, Cimşit, Rıfat ve Hilmi etrafa dağılarak kimisi koyu çalıların arasında, kimisi kocaman kestane ağaçlıklarda, kimisi de kendi ailesinin oturduğu yerde saklandı.
Vehbi,dayandığı koca ketane ağacının gövdesinden gözlerini açınca etrafı gözetlemeğe başladı.Fazla uzağa gidemiyordu.Çünkü her an bazı ahbabı çıkabilir ve göremezse oyunu kaybedebilirdi. Ama bulunduğu yerde de fazla kalmak boşuna zaman kaybetme düşüncesiyle biraz ileri gitti. O ağacın arkasını, bu ağacın arkasını, o çalıyı bu çalıyı yoklarken aşağıladan İfanın sesi:
-Tüüüü... diye duyuldu.
Bu çocuk,ailesinin bulunduğu yerde annesinin fistanı altında saklanmış ve Vehbi’nin uzaklaştığını görünce çıkmış ve tükürmeyi başarmıştı.
Vehbi, yanaklarını şişirerek derince bir of çekti.Sonra öteki ahbaplarını bulmağa çalıştı. Kalabalık insanladan biraz yukarı ilerledi.Önüne kocaman bir böğürtlen çalılığı çıkınca durdu. Çalılıkların arkasından sesleri duyunca kuşkulanmağa başladı.Ahbapları oradadır diye hemen çalılığın karşı tarafına geçti.Ama geçmesiyle yerinde taş kesildi. Ne görsün! Bir kız ile erkek birbirine sarılmış sevişiyordu.
Vehbi ne ileri ne de geri gidebildi. Ağzı tutuldu, boğazı kurudu. Gördüklerinden de utandığı için ne yapacağını bilemedi.
Çimenler üzerinde sevgilisiyle sarmaş dolaş olan Cuma cami mahallesinden Hasan’dı.Vehbi onu tanıdığı için gördüklerine inanamıyordu.Kapıldığı heyecanın tesiriyle tüyleri diken diken oldu.Çünkü Hasandan utanmağa başladı.
Hasan, çimenler üzerinden kalkarak karşısında adete taş kesilmiş Vehbi’ye :
-Böyle ahmak ahmak ne bakıyorsun,diye sert konuştu.Defol.Yoksa fena olur.
O an Vehbi sırtına şiş yemiş boğa gibi irkildi ve kendine geldi.Encik sesle:
-Özür dilerim.Ahbaplarımı arıyordum da...
Delikanlı ayağa kalktı.Vehbi’nin yanına vardı.
-Saçmalama.Sana defol dedim.
Vehbi,gördüklerine pişman olmuş gibi başını önüne eğerek utandığını belli etmemeğe çalıştı ve arkasına bakmadan geldiği yoldan geri döndü.Ama içinde bir kuşku doğmağa başladı. Acaba az önce delikanlıyla kucaklaşan kız kimdi. Onun yüzünü pek iyi görememişti.Birden aklı ablasına gitti.Acaba o muydu diye derin derin düşünmeğe başladı.Birden hırsı bindi.Yüreği saat gibi vurmağa başladı.Vücudundaki tüm sinileri gerildi.Aklı karıştı. Aynı telaşla aşağılardaki kalabalığa bir an önce varmak için adımlarını seyrekleştirdi.Ablasını annesi ve komşularının yanında görmemekten ödü kopuyordu. Öyleki uzaktan kendisine seslenen ahbaplarına bile aldırış etmedi. Hatta önüne çıkan insanları dirsekleriyle kenara iterek hızlı hızlı ev insanlarının oturduğu gölgeli kestane ağacın altına yürüdü. Oraya daha varmadan ablasını ev insanları arasında görünce , aniden zembereği gevşemiş bir saat halini aldı.Derince soluk alarak terlemiş yüzünü cebinden çıkardığı mendiliyle sildi.İçi rahatlamıştı.Kendi kendisine:
-Allaha şükürler olsun, diyerek rahatladı.Sonra ahbaplarının bulunduğu yere doğruldu.Oysa onların hepsi tükürmeyi başarmıştı.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|