Yusuf ter içindeydi, sanki bir dereye batmış gibiydi, eve gelince çocukları üzerine koştu.
- ”Baba bu kez ne avladın ? sordular.
Yusuf çocuklarının saçlarından nazikçe okşadı ikisini kucağına alıp alınlarından öptü ve kucağına sardı, uzun uzun onları kucağında tuttu . Karısı bunu görünce bir tuhafına geldi,her zaman avdan gelir gelmez eşyalarını üstünden atardı, yüzünü ayaklarını yıkar sonra da çocuklarının yanlarına giderdi.Çocuklarını iyice kokladıktan sonra yere indirdi ve karısından bir leğen sıcak su getirmesini istedi.Karısı yere bırakılan çifteyi torbayı alıp yan odaya koydu,sonra da ılık bir leğen su Yusuf’a götürdü.Yusuf ayaklarını yıkarken,karısı hafif bir sesle
- “Üzülme Yusuf’um,bu kez olmamış diğer seferinde elbet bir şeyler avlarsın “ dedi.
Yusuf cevap vermedi yalınız başını salladı.,yüzünü ellerini,ayaklarını iyice yıkadı,sonra da odaya girip minderde uzandı,derinden bir of çekerek.Yusuf’un yüzü tuhaftı karısı bunu fark eti, Yusuf sigarasını yakıp derinden bir duman çekti içine sonra da karısının getirdiği demli çayı lezzetle içmeye başladı .Az sonra çocuklar yanına gelip sohbet etmeye başlar başlamaz misafirler kapıdaydı.Ali karısı, çocuklarıyla geldiler.Çocuklar hemen odanın bir köşesine sokulup oyunlarına başladılar,karılar da mutfakta bir şeyler hazırlamaya koyuldular Yusuf ve Ali mangalın yanına yerleşip derinden sohbet etmeye başladılar.
- Bu gün bir şeyler avlamadın, demek benim tarafımı şans tuttu, ben bir tavşan bir de tilki avladım,bak gelecek hafta belki sana şans güller .
- Yusuf sigara kutusunu çıkarıp bir sigara Aliye uzattı ve iki bilesi tüttürmeye başladılar.
- Bak Ali ben bir daha ava gitmeyeceğim,bu gün karar verdim.
- Neden ?
Bu gün başıma ola gelenleri anlatayım bir sen de anlarsın.
Yusuf hikayesini anlatmaya başlar başlamaz hepsi mangalın yanına sokuldu,Yusuf’u dinliyordular.
Dışarıda kar durmadan lapa lapa yağıyordu Yusuf kalın bir sesle anlatmaya başladı.
- …Sabah tembelce kalkmıştım, uykuya doymamıştım doğrusu.Ellerimle gözlerimi ovuşturdum pencereye doğruldum, dışarıda kar ne kadar yağdığını görünce şaşırdım her yer bembeyazdı Tamamen av günü diye düşündüm.O an neredeyse senin gelmeni bekliyordum.Seni bekletmeyeyim diye hemen giyindim,kalın eşyalar üstüme attım dağlar elbet soğuktur kendi kendime dedim.Öyle hazır senin gelmeni bekliyordum odadaki sessizlik içimde tuhaf bir duygu uyandırıyordu, doğanın da sessizliği bu tuhaflığı kabarttırıyordu sanki.Bir an elektrik düğmesine elimi götürdüm ama yine de elektriği yakmadım,karım ve çocuklarım derin uykudaydılar,uykularını bozmak istemedim.Odanın sessizliğini bozan tahta dolabın içindeki kurt gıcırtısı, tavanda koşan farelerin pıtırtısı sanki hoşuma gidiyordu.Düne dek bu patırtılara nasıl da sinirleşirdim …
Sen kapıyı hafifçe çalınca hemen tüfeğimi sırtıma astım ve kendimi dışarı attım.Sonra da diğer arkadaşlarla görüşüp dağ tepelerline doğrulduk.Yolda uzun bir süre bir söz bile değiştirmedik, hatırlıyorsun değil mi Ali.? Biliyor musun o an neler düşünüyordum,inan bana sen ne düşünüyorsun diye ben düşünüyordum,ve sanki seni düşüncelerinle baş başa kalmanı istiyordum, tuhaf değil mi ? Doğanın da sessizliği sanki insanı düşünmeye yönlendiriyordu.
Dağ eteklerine varınca Mehmet azıcık istirahat edelim diye teklif etti.Hepimiz kabul ettik zaten derin karda yürümek epeyce zordu doğrusu,demek ki yorulmuştuk hepimiz.Dağ tepelerli dumanlıydı. Kocaman bir ağaç altında torbalarımızı yere atıp üstlerinde oturduk. Dinlendik,Mehmet sigara kutusunu çıkarıp hepimize sigara verdi tüttürdük derin sohbete dalarken,her kez birer olayı anlatıyordu.
Bir an uzaklara baktım sanki bir geyik gördüm yoksa bana mı öyle geldi bilmem .
- Arkadaşlar buralarda hiç geyik gördünüz mü ?
Hayır! Hepsi bir ağızdan dedi.
- Vallahi bilmem bana mı öyle geldi ama şu karşıdaki ormanın girişinde sanki geyik gördüm.
- Olur olur dedi Mehmet,ihtiyarların anlattıklarına göre kimse bilmediği bir mağaradan geyikler sürüsü çıkıyormuş.Atalarımızın söyledikleri buralarda bir geyik sürüsü varmış ama bu güne dek kimse görmemiş.
- Bu güne dek başka dağlarda geyik avladı mı hiç ? sordu Nüsret.
- Yok hiç, dedi Mehmet, masallar gibi eski avcılar anlatırdı ama avladığını kimse söylemedi.
- İyi, hadi artık gidelim, yeterince dinlendik,biz işimize bakalım dedim.
Hepimiz kalkıp karda tavşanların izlerini izlemeye başladık,öyle izler ardından giderken hepimiz ayrı yollara koyulduk.Ben ne iz ne miz bakmadım hemen karşıki ormana doğruldum, düşündüm, geyiği görmüşsem,karda elbet izlerine rastlarım Yol sanki bir türlü bitmiyordu ne kadar orman yakın görünmüştü ama uzaktı.Ormana değince karda iz bulmaya baktım ama hiçbir iz yoktu tek bir hayvan ya da kuşun bile.Yorulmuştum.Doğanın sessizliği derinden insanın içine sanki giriyordu ve bir tuhaflık içimi kapladı.Bir kocaman kesilmiş ağacın gövdesinde oturdum tüfeğimi ağaca dayattım ve kaçak oduncuların odun kestikleri dalları her yerde dağınıktı o an içimde acı duydum, üzüntü de,.Kim bilir bu ormanların yaşı ne bu ağaçların da oysa acımak sız şimdi kesilmişler.Bir an derin bir yalnızlık hissetim, sanki dağ da orman da bana yan gözle bakıyordu. Sanki bana ‘ sen insan buralarda ne arıyorsun, bu kara kışta ormanda işim ne!,bak işte ağaçları acımasız kesiyorsunuz hayvan kuşları avlıyorsunuz.Ya be insan biz sizlere ne yaptık ki? biz silerin huzurunuzu bozuyor muyuz,tabi ki yok, oysa siz bunları neden yapıyorsunuz ?
Bir an kendimi bir garip hissettim. Dağlar, orman, hayvanlar ve ben bu evrende sanki birbirimizi suçlamaya başlamıştık.Belki de haklıydı bu dağ bu orman ve hayvanlar, bizim ne işimiz bunların dünyasında, Dağlar, ormanlar, hayvanlar kendi dertleriyle yaşıyorlar biz insanlar buna karışıyoruz .Böyle düşünürken bir an suların fısıltısını duydum,ağacın yanından buzların altından akan suyun hafif fısıltısı nasıl da hoştu,insanı büyülüyordu sanki ve düş hayallere kapındım bir an .Suya bakarken ben de uzaklara sanki akan suyla beraber gidiyordum.Ne güzeldi suya düşen bir kar parçasının yaratığı halkalara bakmak.Öyle dalmış hayal ederken bir kuş uçtu başı ucumda , öyle acele sanki kendisine bir sığınak arıyordu sanki korkmuştu . Çıplak dağların tepelerline gözlerimi diktim sanki bir üzüntü vardı, çirkindiler.O an sanki benim ona baktığımı gördü ve bana sanki seslendi.’ Ne bakıyorsun öyle bana,tabi ki üzüntüyüm bak ben çıplak ormansız,ağaçsız,buralarda ne hayvanlar ne de kuşlar yaşar ha ondan üzüntüyüm,yalnızlığım büyük, bu yalnızlığımı sizlere borçluyum.Bir zamanlar benim de tepelerimde ormanlar vardı hem de nasıl kuytu ormanlar,oralarda hem hayvanlar hem kuşlar yaşardı, siz insanlar acımasız ormanı yok etiniz,ve ben bu çıplaklığımla şimdi karşınızdayım.A, Evet siz zarar getirmeye hazırsınız ama hiç düşünmüyorsunuz ki ormanları yok edince sizde zarar görürsünüz hem de nasıl İnsan ahlakı bu kadar kötü mü ya ? Neyse sizi insanları derinden tanıyınca çok da biz şaşmıyoruz,siz kendi kendinize saygı duymayı unutmuşsunuz,bir birinize yabancı olmuşsunuz,ne var ki bize hiç saygınız yok.Siz zenginlerin çıkarlar karşısında vallahi dünyada bütün ormanları bile yok etmeye hazırsınız .Yalnız şunu unutmayın siz ne ormansız ne hayvansız ne kuşlar sız yaşayamazınız.İnsanların duygusuzluğuna çok küsüyoruz, yüce Allah size akıl vermiş,akıl nedir bilir misin,bilmesen ben sana anlatayım” düşünme,kavrama,anlama ayırt etme iyiyi Kötüden v.s” ama neye yarıyor bu aklınız hiç düşündünüz mü ? bak kiminle dertleşeyim,arada sırada tepeme binen insanlarla, karşı ormana geçen hayvanlarla, bazen de üzerimde uçan kartallarla dertleşirim .Yalnızlık çok kötü bir şeydir be dostum’
Başımı salladım, hak veriyordum doğrusu.,susuyordum bir suçlu gibi.
Baktım aşağıda o kuytu güzelim ormanlara, ve buralarda geyiklerin göreceğime bir an kesin inanmaya başladım,buralarda bir sır var .Uzaklarda köpeklerin avlamalarını sonra da çiftenin birkaç kere atıldığını duydum.
Demek arkadaşlarım bir şeyler avladı.Bilmem köpeklerin avlamalarından mı yoksa avcılardan kaçan korku içinde sanki iki geyik karşıma çıktı,biri kocama diğeri daha küçüktü.Bilmem nasıl ama sanki bana karşı kendileri geliyordu az yanıma yanaşıp durdular.Kımıldamıyorlardı sanki buz gibi donakalmışlardı.Olamaz ya! diye düşündüm.Geyikler benden en azından on beş metre uzakta elbet ki beni görmüşlerdi ama kaçmaya sanki hiç niyetleri yoktu, aksine sanki benden bir şeyler bekliyordular,sanki benim onları yanıma çağırmamı bekliyordular
İkide birde yalınız beyaz kulaklarını oynatıyorlardı.Onların benim karşımda böyle durmaları tuhafıma gelmeye başladı.Kendi kendimle mi bilmem yoksa geyiklerle mi bir an konuşmaya başladım
- Nereye geliyorsunuz hiç haberiniz var mı ?,ya bende avcıyım be geyikler! sizi avlarım diğerleri gibi o kadar da aptal olamazınız ki.Bakın ben sizi avlasam ne olur bilir misiniz vallahi avcıların masalı,bu güne kadar yalınız masallarda sizleri avcılar anlatmış,sizleri yalınız görenler olmuş avlayan hiç.Böyle düşünürken bazen uzun beyaz boyunlarını oynatıyorlardı sanki beni anlamış gibi yapıyorlardı, ya da bana bir şeyler anlatmaya çalışıyorlardı,görüşe göre akılarından kaçmaya hiç niyetleri yoktu.Sanki bana ‘- ,bak uzaklarda köpekler avlıyor,tüfekler patlıyor,biz buradayız sana emanet, sen bizi kurtar’…
- Ya vay deliler ya ben de avcım be!!! bunu hiç düşünmüyor musunuz.Doğrusu o an kendi kendimi de hiç anlayamıyordum,yanımdaki tüfeği alıp geyikleri vurmak yerine ben onlarla eski arkadaş gibi sohbet ediyordum ve düşünce değiştiriyorduk bir an bana diyorlardı sanki’ siz insanlar ne kadar kötüsünüz, bu ağır kışta hepimiz bir lokma ekmek yemek bulmak için delicesine uğraşıyoruz,oysa sizler keyif için bizleri avlamaya çıkmışsınız.Kötü, akılsızca, sanki sizlerde hiç insaniyetlik yok.Oysa o kadar kitaplar yazıyorsunuz,insaniyet nerede,siz yalınız kendilerinizi düşünüyorsunuz,hiç bizler gibi zavallıları fakirleri düşündünüz mü ? Uygur insan, oysa savaşlarda masum insanları öldürüyorsunuz,atom yapıyorsunuz,zehirli gazlar üretiyorsunuz,neden ? insan öldürmek için,işte siz buna uygarlık dersiniz .Siz güçlü, tüfeğiniz var biz zavallılar yalınız kaçmaya mahkumuz. Bu işte sizin felsefeniz,insan felsefesi,güçlüler zayıfları ezer onu da acımadan., kendi arzu ve isteklerinizin kölelerisiniz başkalarını ezerken,bencilsiniz vahşi hayvandan vahşisini bizi ayvanları hiç sevmez misiniz,biz sizleri severiz.’
Bir an düşünmeye başladım,kurnazlar beni avutuyorlar bir an hemen kaçacaklar.Cebimi elime koyup sigara kutusunu çıkardım ve bir sigara yaktım.Geyikler yerlerinde nasıl da donakalmışlardı hiç mi hiç yerlerinden tepişmiyorlardı. Bir an diz çöküp onlara çiftemi doğru tum,parmağımı tetiğe koydum.Ha sanki benimle yine alay ediyorlardı yalınız bana dim dik bakmaya başladılar ve başlarını salladılar,sanki bir daha bana diyorlardı “ Ya be insan o kadar insanlık için sohbet ettik sende hala o vahşi akıl,hiç olmasa az düşündün mü bizi vuracaksın da ne olacak,hadi patlat,vur, sen günah nedir bilmez misin be insan “.
Vazgeçtim çiftemi indirip ağaca dayadım. Sanki utanmıştım yaptıklarımdan paltomun yakasını kaldırıp başımı içeri soktum,bari geyiklerin o acı bakan bakışlarını görmeyeyim, içime ok gibi saplanan o yalvarıcı bakışlar.Bir ara öyle durakaldım,elbet kaçarlar diye düşündüm.İçimden o kadar çok kaçmalarını istiyordum ki bir an bir sopa alıp da kovalamak aklıma geldi.Bir süre sonra paltomun içine gömülen başımı çıkardım, geyiklerin oldukları yere baktım,hala oradaydılar.
- Ya be geyikler Allah aşkına siz benden ne istiyorsunuz,.
Terlemeye başladım, oysa hava nasıl da soğuktu.Doğanın derin sessizliği içime sığmaya başladı, her tarafı beyazdı uzaklara bakınca gözlerim kamaşıyordu, arada sırada kar da yağıyordu .Üşümeye başladım ve bir an Ahmet’in çayhanesi aklıma geldi.Düşündüm şimdi o çayhanede olsam bu soğuk belirsiz ağır dakikaları yaşamazdım.Öksürdüm, burnum akmaya başladı.,sanki bütün uğursuzluklar bu kış gününde bana yüklenmişti.Dişlerimi birbirine çarptım sonra elimi başımdaki şapkaya götürdüm ve şapkamı başımda evirip çevirmeye başladım,ellerim titremeye başladı kalkıp dağdan aşağı inecektim ama ben de bilmem neden sanki bir ben bilmediğim, kendime anlatamadığım bir güç bu yerde oturmamı söylüyordu.Ama ben gerçekten çok üşüyordum o kadar doğrusu çiftemi bile elime alıp tutamaz hale gelmiştim ..Derler ya,en zor anlarda insanın aklından geçmişler gelip geçer.
Dizlerimle çökmüştüm tam köpekler gibi bir poz almıştım ve bir an köy koruyucusu olduğum günler aklıma geldi.Ben ve arkadaşlarım Cemil ve Recep köy koruyucuları görevini yapıyorduk.Cemili daha doğrusu önceden tanıyordum aynı köyden yaşıyorduk, hepimiz ona Cem diye çağırırdık kimse onu adıyla çağırmazdı..Uzun boylu pala bıyıklı korkmaz çok kuvvetli ve yiğitti.Bir seferinde vatanı söven birini çok fena dövmüştü,üç ay hapishane cezasına yargılanmıştı.Ama insanı da çok fena dövmüştü, dayaktan kabarmış,değişmişti yüzü sanki.Kış günüydü düşman köye inmiş iki köylüyü bir de çoban Eşrefi şehit edip dağlara kaçıvermiştiler.Yakınlarının feryatlarına dayanamadık,silahları alıp peşlerine düştük. Kar durmaksızın yağıyordu soğuk bir rüzgar da esiyordu ki dışarıda olanların kemiklerine dek değiyordu.İzlerini takip etmek çok zordu.Gece yarısı oldu, fareler gibi sürüklenip yarı karlara batmış yavaş yavaş ilerliyorduk sanki nefes almadan sürüne sürüne karşı ormana değdik.Bu sürünmek bir ömür boyu gibi uzadı.Donmuştuk, öylesine ki kardan buzdan daha da soğuktuk sanki.Ağızlarımızdan, yorgun beygirlerin burunlarından çıkan dumanlar,ağızlarımızdan çıkıyordu. Cemali yüzünü bir ağaç dalında az yaralamıştı, hafif kan akmaya başladı.Bir an makineli tüfekler duyduk, bizim bulunduğumuz yere atıyordular.
Pusuya düştük, dedi Yusuf. Yere yatık, iyi ki taşların arkasındaydık.Serserice davranmıştık,hiç aklımıza gelmedi ki düşmanı bu ormanlarda arkadaşları bekliyordu.Gözlerimiz mordu,yamalı paltolarımız ince açık kunduralar ne kadar da soğuktan koruyabiliyordu.Bir an doğrusu düşündüm, çok acele çıktık,bari iyice giyinsek,yolu da kaybetmiştik. Arkadaşlara baktım Yusuf başını eğmiş göğsünü elleriyle sıkıyordu.Yanına yanaştım,yaralıydı.Ne yapacağımızı bilmiyorduk,doğrusu.İlerlemek mümkün değildı.Tek çaremiz beklemekti,Allaha dua ediyorduk,hepimiz sanki bir kurtarıcıyı bekliyorduk.Zaman ilerliyordu.Çok mu çok yorgunduk,vücutlarımız donuk kırıktı . Artık ayaklarımızı hissetmiyorduk, parmaklarımız buzlaşmıştı,ama yine de o katilerin peşlerini bırakmaya hiç de niyetimiz yoktu.Ama nasıl,Yusuf yaralıydı.Düşmanı yakalamaktan her şeyden içimizde daha kuvvetliydi .Sanki soğuk esen rüzgarı,kar, buzları aldırmıyorduk, kafamızda tek bir düşünce vardı, bir an ormanın derinliklerinde düşmanı yakalamak,ve eve dönmekti.
Ama doğrusu bir an belimde çok mu çok ağrılar hissetmeye başladım, anladım ki kuvvetimi yavaş kaybediyordum .Kar durmaksızın yağıyordu,nerdeyse sabaha dek bizi boğacaktı.Bir an sessizliği uzaklardan köpeklerin ulumaları bozdu,birkaç sefer makineli tüfekler de patladı .
Başımı çevirdim, karlar üstünde uzanmıştı, bir an ellerinle göğsünü sıktı.
- Yusuf! yüce Allah bu kadar yazmış benim de gücüm tükendi, artık hiçbir şey hissetmiyorum sanki.
- Gayret, dedim az daha . Oysa ben de inancımı tüketmiştim.
Hepimiz bir heykeller gibi donakalmıştık, sanki hiçbirimizin artık umurunda değildi neler olacak .
- Allah, ne yazmışsa o olur dedi Cemil.
Birleri bizi kurtarmasını dua ediyorduk.
Öyle hepimiz birbirimize sarılmış nefes nefese ısınmaya çalışıyorduk,o an ebediyen unutmam karşımıza bir mehmedcik çıktı,uzun boylu dim dik duruyordu,yanında da kocaman korkunç bir köpek vardı.
Olamaz düşündüm,elbet donmaktan ölüyoruz ve hayaller görmeye başladık diye düşündüm.Donuk parmaklarımla buzlaşmış göz kapaklarımı ovmaya çalıştım .
Mehmedcik bir şeyler konuşmaya başladı.
Duyamıyorduk konuştuklarını,hepimiz yere serilmiş kendimizi kaybetmiştik…
Uyandım, kulübe sıcaktı, kendimi bir tahta yatakta buldum,sağıma soluma baktım Cemil ve Recep yanımdaydı karşı tahta sırasında derin uykuya dalmıştılar.Kulübenin düğer köşesinde Yusuf aynı onlar gibi uyuyordu. Bir an şaşırdım,acaba ben neredeyim,biz neredeyiz ? kendi kendime sordum,zaten ne Cemile ne de Recebe soramazdım ki ölüler gibi derin uykudaydılar.Dudaklarımı oynatım,demek kurtulduk,ama nasıl ? Olamaz ya , kim bizi bu kulübeye getirdi ki ? Ağır ağır yataktan kalktım, bir tahta masası kulübe köşesinde gördüm,yanaştım, gözlerim açık kaldı.Masada bol bol ekmek,kuru et ve birkaç konserve vardı.Delicesine kuru ekmeği yemeye başladım.Karnımı doyurdum düşünürken,kurtarıcımız kim ?
Bir iki saat sonra arkadaşlarım uyandı.Birbirimize sarıldık gözlerimizden kalan yaşlar akarken.
- Ne oldu, arkadaşlar ? Nasıl kurtulduk,kim kurtardı ?
- Mehmetcik, dedim.
Şaşakaldık.
- Nasıl mehmetcik ?
- Baz bayağı o askerimiz mehmedciğimiz teker bizi sırtına alıp şu kulübeye getirdi.Sen de Recep’de baygındınız, kendinizi kaybetmiştiniz bende az kalan kuvvetle yardım edebileceğim kadar yardım ettim.Sonra da kulübede ateş yaktı,Yusufun yarasını sardı ve bir iki çuval yiyecek oda köşesine koyup gitti
Kurtulmuştuk.Baktım kulübe duvarına- VATANA CANIMIZ FEDA- VATAN SAĞOLSUN yazıyordu.
Şimdi ne yapacağız,sordu Recep.
- Eve döneceğiz,dedim.
- Nasıl eve ya düşman.
- Ha Mehmetciğimiz o sorunu haletmiş,düşmanlar Mehmetciğin elinden kurtulamamış.
Hepimiz rahatladık,sağ olasın mehmetcik bir ağızla aykırdık.
Bir iki saat sonra iki mehmedcik kulubeye girdiler.Kalkıb sarıldık onlara.
Arkadaşlar biz sizleri köyünüze götürmeye geldik…
İşte böyle deli deli düşünürken o yılları sen yanıma geldin ve sordun.
- Bir şeyler avladın mı ?
- Yok,hafif bir sesle dedim ve başımı geyiklerin bulundukları yere çevirdim.Gitmiştiler.
Kalkıp, öyle yorgun ki ayakta duramaz halindeydim sanki.
- Gidelim geç oldu,dedim .
Seninle beraber yola koyuldum.O an bir daha başımı çevirdim karşıda geyikler başlarını sallıyordu. Demek öyle,düşündüm ‘,ha kurnazlar benimle tüm vakit kaldınız ve kurtuldunuz diğer avcıların kovalamasından’
Kendi kendime güldüm,mutluydum çok mutlu.
İşte bu gün başıma ola gelenleri sizlere anlatım ve kendime yemin ettim bir daha ava çıkma kararı aldım.
Odada derin süküneti karımın nazik sesi kırdı.
- Daha birer demli çay içsek.
Hepimiz başlarımızı salladık gülerken.
Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın
v.1.4.6 © -
|